Karalama defterim

Merhabalar. Buradan son zamanlarda yazdığım öyküleri, şiirleri, deneme yazılarımı paylaşacağım. İyi okumalar.

GELİR GECELER

Gelir geceler.

Kurulur mahkemeler.

Yargılanır yargılanır asılır,

Acımasız katilleri en güzel duyguların.

Azılı hırsızları hayallerin, umutların.

Gelir geceler.

Açılır defterler.

Yakıp yakıp uykuları,

Bir bir gelir büyük günahlar.

En masum günahı bile alevlendirir karanlıklar.

Gelir geceler.

Başlar hesaplaşmalar.

Yavaş yavaş yükseltir sesini,

O suspus olmuş vijcdanlar.

Susturursa yine uykular susturur.

Örter vicdanı da her şeyi örten uykular.

Gelir geceler.

Tazelenir yeminler.

Hepsi bozulur sabahları.

Unutturur yeminleri de doğan güneş.

Nasıl unutturursa karanlıkları.

Mustafa DOĞAN

KOLYE

Yürümekle ayak aşınmaz. O yürümekle yollar aşınmaz değil miydi? Aman her neyse işte; 8 10 durak için otobüse mi binilirmiş? Hem param da cebimde kalır. Dönercilerin, giyimcilerin, eczanelerin önünden geçe geçe yürüyorum. Allah’sız dönerciler de veriyor dumanı dışarı. Ulan olan var, olmayan var. Bir de güzel kokuyor sorma. Neyse canım; karın doyurmak değil mi? Hem kırmızı et zararlı falan diyorlar. Akşam akşam onca parayı dönere vermenin ne gereği var? Bir sigara yakıyorum. Aslında bunu da bırakmak lazım ama neyse… Allah’tan tütüncüler türedi de ucuz sigara içebiliyorum. İşte eve geldim. Otobüse binmedim de ne oldu yani. Ocağa makarna için su koydum. Daha ocağın başından ayrılmadan kapı çalınıyor. Hayırdır diyerek kapıyı açıyorum. Hakan çoluğu çocuğu toplayıp gelmiş. Hoş geldiniz diye gülümsüyorum. Baldız mutfağı devralıyor. “Ne yapıyordun enişte?” diyor. Makarna pişirecektim diyorum. Hakan araya giriyor. “Sizinkiler ne zaman gelecek bacanak?” Daha bir haftaları var diyorum. Baldız, “Keşke ben de gidebilseydim ama izin alamadık işte” diyor. Allah’tan onlar aç değillermiş. Oturup karnımı doyuruyorum. Onlar da balkonda kendi evleri gibi takılıyorlar. Çocuklardan en küçük olanı yanıma geliyor. “Enişte paya vay mı?” Yok oğlum para falan git babandan iste diyorum. Nedense yediden yetmişe herkes, kan kokusu takip eden köpek balıkları gibi para için bana geliyor. İş adamı mıyım ben? O dükkanda akşama kadar canım çıkıyor. Bir lira bir lira topla; sonra da bu yiyicilere ver. Oh be ne güzel dünya. Yemeğim bitince sesleniyorum. Balkona mı geleyim, salona mı geçeriz? Salona geçelim diyerek hareketleniyorlar. Hakan çayları içerken ağzındaki baklayı çıkarıyor. “bacanak be; araba arıza çıkarmaya başladı. Değiştirme zamanı geldi. Çok da temiz bir araba buldum ama aradaki farkı kapatamıyorum. Kredi işlerine de bu güne kadar bulaşmadık, bundan sonra da bulaşmayalım diyoruz.” Adama bak; Zihnimi okuyor hıyar. Bütün yolları kapatıyor. “Hani sen diyorum bacanak; bankada birikmişin falan vardır senin. Biraz koltuk çıksan.” Ağırdan alıyorum. Duymamışım gibi, kafam başka yerdeymiş gibi davranıyorum. Ne gezer? Diyorum. Bende de yok. Baldız söze karışıyor. “Yapma be enişte; daha geçen ay bankada 41000tl paran vardı. Hatta ablama 41 kere marşallah diye takıldım.” Ağaç mı bu durduğu yerde dursun baldız diyorum. Almam gereken ödemeleri alamadım. Gelen ödemelerim vardı, eridi gitti. Son 12000 liram vardı onu da dün bir arkadaşa borç verdim. Dün gelseydiniz ya… Kafadan atarken bu 12000 rakamını neden seçtim ben de bilemiyorum. 41000 liranın aslında 47000 liraya yükseldiğini ve yerinde durduğunu bilseler ne yaparlar acaba? Yüz ifadeleri değişiyor. İkisi birden sözleşmiş gibi “Sağlık olsun” diye mırıldanıyorlar. Bacanak diyorum; boşver gitsin. Ayağını yerden kesiyor işte yetmez mi? Hakan’ın ağzından baştan savma “Doğru, doğru” gibi kelimeler dökülüyor. Bacanaktan bu yana bir hafta içinde tam 5 kişi borç para istedi. Yahu kıtlık mı var memlekette? Şartlar aynmı ama Ben birikim yapıyorum bu herifler dökülüyor. Düşüncelere dalmışken cep telefonum titreşiyor. Ekrandaki çiziklerin arasından Semiha’nın adını görüyorum. Telefonum adeta sükunet sona erdi diyor. Telefonu açıyorum. Semiha direkt sadete giriyor. “Kenan biz bu gece yola çıkıyoruz.” Benim yapacağım bir şey var mı diyorum. “Var tabi” diyor. “Otobüs yarın 9 gibi otogarda olacak gel bizi al.” Ne diyor bu kadın böyle? Dükkanın saatlerce kapanması ne demektir? Arabayı garajdan çıkar… Masraf oğlu masraf. “Ne sustun Kenan dut yemiş bülbül gibi?” diye çıkışıyor Semiha. Halk otobüsüne binseniz olmaz mı? “Saçmalama” diye kükrüyor telefon kulağımda. “Çantalardan, bavullardan, annemin başıma bela ettiği çuvallardan haberin yok tabi.” İçime su serpiliyor; çuval demek erzak demek… Tamam bağırma gelirim; saat dokuz muydu? Diyorum. Vedalaşıp kapatıyoruz telefonu. Semiha’yı ve çocukları eve bırakıp kaçar gibi döndüm iş yerime. Evin salonu ağlama duvarının dibine döndü çekemem. Bizim baldız damlamıştır şimdi ablasının yanına.
Bu seferlik lüks takılıyorum. Bizimkileri eve bıraktıktan sonra işe arabayla geldim. Nasrettin hocanın kürküne döndü bizim araba. Herkes başına toplandı ne zaman aldığımı soruyor. Arabanın yaşı benim yaşımdan büyük halbuki. Neyini merak ediyorlar böyle? Onlar da haklı. Araba üç yıldır bende ama iş yerime ilk defa getirdim.
Dükkanı kapatınca çay ısmarlama sözü alarak iki arkadaşımı arabama alıp, yolumun üzerindeki istasyona bırakıyorum. Arabayla da gerçekten rahat oluyor yahu. Yokuş aşağı dikilmiş giderken, yan yoldan benim arabayı araba yerine koymayan bir beton mikseri, ya da beni adam yerine koymayan bir kamyoncu hırsla yola karışıyor. Ulan bu frene ne oldu böyle? Anlaşıldı frenden bana fayda yok. Kornaya asılıp soldaki duvara yaklaşıyorum. Sonra da sürte sürte yavaşlatıyorum arabayı. Sürtünmeden çıkan ses, kornanın sesini duyulmaz yapıyor. Kamyoncu panik içinde gazlıyor. Böyle sürtüne sürtüne durabilir miyim? Allah’tan depo sağda. Kıvılcımlar çıkmaya başlayınca işin rengi değişiyor. Milim milim ayrılıyorum duvardan. Hay Allah bu direk nereden çıktı böyle? Direğe bindiriyorum. Ölenlerin hayatı gözünün önünden film şeridi gibi geçermiş; bakalım bende durum ne olacak? Gözümün önünde şerit falan yok, kutu kutu ışıklar yayılıyor sadece.
Neredeyim ben? Tabut bu kadar yüksek olmaz ki. Hem bu ışıklar… Yoksa öldüm de mezarım nurla mı doldu? Bu tepemde vozıldayan şey nedir? Mavi panolar, bip sesleri… Bir çekmece gibi çekiliyorum bu kutunun içinden. Yok yok; Ne burası mezar, ne de karşımdaki sorgu meleği. Bu iri yarı heriften olsa olsa zebani falan olur. Adam, “Uyanmış” diyor. Kapıdan çıkarıldığımda beyin tomografisi yazısını okuyorum. Sonra taşlar yerine oturmaya başlıyor. Kazayı hatırlıyorum. Ne kadar uyudum acaba? Etrafta bizimkilerden de kimse yok. Para istemeye geldiğiniz gibi hastaneye de gelseniz ya. Tavandaki kalorifer borusundan elime su, içinde bulunduğum durumdan beynime bir fikir damlıyor. Bir süreliğine sağır olsam diyorum. Seven sevmeyen, dost düşman ortaya çıksın. Evet bundan sonra duymayacağım. Duymuyorsun Kenan unutma duymuyorsun. Beynime bu yalanı Boyacı çocukların ayakkabıya cila yedirdikleri gibi yediriyorum.
Koridorun başında bir uğultudur kopuyor. Mork yakınlarda olmalı. Cenaze sahiplerine benziyor. Duymuyorsun Kenan; duymuyorsun. Kapı açılıyor, bizimkiler geliyor. Aynı anda bay zebani çıkmış benim sedyeyi iteklemeye başlıyor. Bizimkiler, Semiha, Burhan ve Burcu tam kadro buradalar. Burhan ve Burcu “baba” diye bağırarak koşuyor. Semiha hızlı adımlarla sedyemin yanına gelip ani bir hareketle dönüyor ve sedyeyle birlikte yürümeye başlıyor. Benim sağır olduğumu bilmeden sorular soruyorlar. “Ne zaman uyandın? İyi misin? Bir yerin ağrıyor mu? Kaza nasıl oldu?” Heyecanları yatışmaya başlayınca ve sorulara cevap alamayınca yavaş yavaş sormaktan vaz geçiyorlar. Semiha bizim zebaniye dönüyor. “Neden konuş muyor? Komada falan mı?” “Hayır” diyor adam. Kulaklarımı gösterip duymadığımı işaret ediyorum. Hepsinin yüzü kül gibi oluyor. Burcu’ya bana bir kağıt kalem vermesini işaret ediyorum. Güçlükle anlaşıyoruz. Kağıda, sonrasını sonra konuşuruz. Sizleri duyamıyorum. Beni özel odaya yatırın yazıyorum. Özel odam otel odası gibi. Benim yatağım, mini buzdolabı, refagatçi için bir çekyat ve televizyon var. Masama bir defter ve bir tükenmez kalem bırakıyorlar. Onlar yazıyor, ben konuşuyorum, böylece anlaşıp gidiyoruz. Doktor tomografi sonuçlarımın iyi olduğunu, duymamam için de bir sebep olmadığını, belki bir şokun sonucu olabileceğini, daha ileri tetkik için daha teşekküllü bir hastaneye gidebileceğimizi söylemiş. Artık sadece kulağımla değil, yüz ifadelerimle de sağır olmam gerekecek. Bir sonraki gün Kalabalık bir ziyaretçi gurubu odamı dolduruyor. Baldız, Hakan, Kayınbiraderler, yengeler, kardeşler vs… Beni unutup kendi aralarında sohbet ediyorlar. Sanki bir hastane odasına değil, kafeteryaya gelmiş gibiler. Benim duyamadığımdan hepsi emin. Benim hakkımda sohbet başlayınca gazetemi alıp okur gibi yapıyorum. Bu sayede yüz ifademi daha iyi saklayabilirim. “Ne olacak şimdi?” diyor kayınbirader. “Ne yapacaksın abla?” “Allah büyük” diyor bizimki. “Ne geldiyse başına cimriliğinden geldi” diyor Hakan. “Ne alakası var?” Diyor baldız. Hakan, “paraya kıyıp adam gibi bir araba alsa bu kaza ya hiç olmazdı, ya bu kadar problemli sonuçlanmazdı” diyor. “O külüstürden sağ çıkabildiğine dua etsin.” Hakan, birden hatırlamış gibi soruyor; “Sizin bankadaki para ne oldu baldız?” Semiha, “Duruyordur yerinde ne olacak?” “Bacanak harcadım dedi de.” “Yarın bankaya uğrayıp sorarız” diyor Semiha. Ne yapmaya çalışıyor bu kadın böyle? Bilmiyorum desene yahu. Görevlinin uyarısıyla ziyaretçiler, doktorun refagatçi gereksiz demesiyle de bizimkiler toparlanıp gidiyor. Sessizlik ne güzel. Hakan haklı galiba… Şans yüzüme güldü. Şimdi kulaklarımdan kan aka aka yatmış ölümü bekliyor olabilirdim. Bir daha külüstür arabaya binmek yok. Ailem konusunda da haksızlık yapmış olabilir miyim? Yok yok; ne yapmışsam onlar yokluk çekmesin diye yaptım. Bizim ayardakiler kiralarda sürünürken evimi de aldım arabamı da… Hayır hayır Para ve mal hırsı biraz fazla kaçtı galiba. Bundan sonra önce insan demem lazım. Evet bu gidişat bir son bulmalı.
Bir sonraki gün çocuklar geldiler. Okulları açılmış gidiyorlarmış. Burhan Samsun’a gidecek, Burcu Ankara’ya. Dersanelere çok döküldüm ama mahcup etmedi çocuklar. İkisi de gelmiş, yatağımın yanında esas duruşta gibi duruyorlar. Aralarında tartışıyorlar; defteri sen yaz, yok sen yaz diye. Hoş geldiniz canlarım diyorum. Burcu deftere uzanıyor. “Seni bu halde bırakıp gitmek zor olacak babacığım” yazarken gözlerinin dolduğunu görüyorum. Yazıyı okuyup ikisine de sarılıyorum. İkisinin de kafasını birer göğsüme bastırıp bir süre öylece duruyorum. Sonra cebimden binlira çıkarıp beşer yüz lira paylaştırıyorum. Burhan, “kaza babama yaramış” diyor. Burcu’nun para falan umurunda değil gibi. Deftere, “Hoşça kal babacığım; tatilde görüşürüz” yazıyorlar ve el sallayarak gidiyorlar. Bu gün Semiha gelmedi. Çocukların yolculuk telaşından olsa gerek… Bende gerçekten gelişme var. Eskiden bu çocuklar ikişer yüz lirayı uzun uzun tartışıp zorla ikna ederek ancak alabilirlerdi.
Bir sonraki gün Semiha baldızla birlikte geliyor. Deftere yazarak hal hatır soruyorlar. Benimle geçen altı yedi dakikadan sonra, ben kadrajlarından çıkıyorum, iki kardeşin de kameraları tamamen birbirlerine yöneliyor. Baldız “of kolyeye bak seninki mi aldı?” diyor. Semiha panik içinde “Bu cimri mi alacak?” diyor. “Aman be” diyor baldız. “Yerin kulağı vardır, eniştemin kulağı yoktur. Ben arif’ten söz ediyorum.” Allah Allah; Kim bu arif? Baldız olmasa ben fark edemezdim kolyeyi. Gerçekten pahalı bir şeye benziyor. İyi de Arif her kimse benim karıma neden kolye alsın? “Yat kalk da dua et” diyor Semiha. “Bunun gibi bir cimri herifle evlenseydin, benim gibi varlık içinde yokluk yaşardın. Neyseki” diyor ve susuyor. Neyseki Arif çıktı değil mi? O gece kafamın içi, Yüzyıllarca barış içinde yaşayıp giderken, aniden bombardumana tutulan bir kasabaya döndü. Son otobüsü kaçırıp gece yarıları saatlerce yol yürümek zorunda kaldığım yılları hatırlıyorum. Neden? Bu kadınla birkaç saat geçirebilmek için. Sonra çocuklar hastalandığında hastanelere koşuşlarımızı, doğumları, kısacası çöpe giden yılları. Birlikte çekilen acıları, yaşanan mutlulukları. Kazada hayatım bir şerit gibi geçmedi gözümün önünden ama şimdi kimileri için neredeyse bir ömür edecek 22 yılım gerçekten bir şerit gibi geçiyor gözlerimin önünden. Zaman karar verme zamanı. Hastaneden çıkıp karşıdaki elektronik mağazasından bir kamera satınaldım. Hem de en iyisinden, en pahalısından. Gece görüş özelliği bile varmış. Bir de telefon tabi. O eski telefona ne oldu bilen yok. Kazada kaybolmuş olmalı. Sabah doktor deftere, “her şey iyi görünüyor; sizi taburcu edebiliriz” yazdı. Aileme haber vermeyin dedim. Sürpriz yapmak istiyorum. O gün Semiha yine gelmedi. Akşam hava kararırken apartmana bir kaçak gibi gizlice gittim. Bizim evin önüne çıktım. Ayakkabı dolabını çekip, ampülü gevşettim. Sonra da üst katın merdiven sahanlığında beklemeye başladım. Bekleyişim uzun sürmedi. Asansör homurdanarak önce aşağıya indi, sonra bizim kata geldi. Arif olsa gerek, uzun boylu, benden genç görünen, bir gavat bizim zili çalıyor. Kapı açılıyor ve Semiha ile Arif karanlığa güvenerek öpüşüyorlar. “Özledim, özledin mi?” sesleri arasında kapı kapanıyor. Ellerim titriyor. Güçlükle kapatıyorum kamerayı. Artık hiçbir şeyi inkar edemez o kahbe… Üzüntü, öfke, hınç ateş olup kuşatmış sanki. İkinci kez direğe tosluyorum. Yine gözümün önünde kutu kutu ışıklar. Güçlükle ve son kez çıkıyorum apartmandan. Karısını öldürdü haberlerini hep kınamışımdır. Meğer ne zor duyguymuş. Benim kınadığımı yaşamaya niyetim yok. Remzi’yi arıyorum. Adamın sesinden, evinde hırsız görmüş gibi bir halde olduğunu tahmin edebiliyorum. “Yav senin için şe şe şey demişlerdi” diye kekeleyip duruyor. Sağır mı diyorum. Boş ver orasını da senin proje ne durumda? Teklifin hala geçerli mi? Süper market açacaktı da benim dükkanı da katmak istiyordu. Fiyat yüksekti anlaşamamıştık. Alo orada mısın? Diyorum. “Buradayım” diyor. “Yalnız masraf çok fazlaydı para kalmadı.” Kıvrandıkça kıvranıyor fırsatçı şerefsiz. Çaresiz söylediği fiyatı kabul edip sabah dokuzda buluşmak üzere bankaya çağırıyorum. Sabah Remzi’den de aldığım parayla toplam param 425000 tl. O kadına evi bıraksam yeter. Çocukları zaten kollayan benim. Bir şey hariç, her şey eskisi gibi olacak yani. Değişen tek şey benim hayatım. Otogara gidiyorum. Bir otobüs çıkıyor. Durdurup biniyorum. Nereye gittiğinin bir önemi yok. Mavine geride bırakılmış bir hayatın bedelinin ilk taksitini ödeyip, düşüncelere dalıyor, bir bilinmeze doğru yolculuğa başlıyorum.
Mustafa Doğan

MENEKŞE PLAJI

25.07.2018 Çarşamba
Bakırköy adliyesinden çıktığında onu bir sürpriz bekliyordu. Sanki görünmeyen bir el, o cam gibi havayı almış, yerine kasvetli, öfkeli bulutları bırakmıştı. Duruşma salonunda o dosyanın gidişatını değiştirirken, dışarıda da havanınki değişmişti. Sanki rüzgar, az önce köşeye sıkıştırdığı davalıların intikamını alır gibi yerdeki tozu alıp yüzüne sıvama derdindeydi. İri yağmur damlaları, şaka için uzaktan su serpen arkadaştan gelir gibi yukarıdan, karşıdan, sağdan, soldan her yerden tektük geliyor, birazdan kopacak kıyametin haberini veriyordu. İyi bilirdi Füsun; İstanbul’da yaşayanlar için yağmurun sadece ıslatmadığını, saatlerce yollarda süründürdüğünü. Kaçar gibi arabasına bindi. Önce Merter’deki hukuk bürosuna uğrayacak, Sonra evine, Samatya’ya geçecekti. Tam e-5’e çıkmış, Marmaraforum’un yanından geçerken fikir değiştirdi. Canı ne hukuk bürosuna, ne de eve gitmek istiyordu. Yağmur da fikrini destekler gibi artmış, sileceklerle kavga eder olmuştu. Kararını kesinleştirip sağa saptı.
AVM otoparkına aracı bırakıp yukarı çıktı. Bir kafeteryanın balkonunda sigarasını yaktığında, “kim ne derse desin, bu havalarda bir baha gibi şu alışveriş merkezleri” diyordu. Mağazaların vitrinlerini ve içlerini yeniden keşvetti. Birkaç saat sonra yeniden balkona çıktığında, yağmurun azaldığını, trafiğin akmaya başladığını gördü. Hukuk bürosuna uğrama işini yarına bırakıp doğrudan evine gitmeye karar verdi. Asansörün önünde sıraya girdi. Yağmurdan kaçan sürünün üyeleri, azalmasıyla şimdi de alışveriş merkezinden kaçıyor olmalıydı. Asansör aşırı yüküne bip sesleriyle isyan edince, bebek arabalı aileleri orada bırakıp inerek aracı sakinleştirip harekete ikna etmek Füsun’a düştü. Tam asansörden indiğinde yandaki asansörün davetkar sesini duydu. Koşarak içine atladı. Kapı kapandı. Tek başınaydı. Otopark düğmesine bastı. O artık bir asansör değil, aslanların bölgesine indiren bir paraşüttü. Sessiz olurdu otoparklar. Sessiz ve güvensiz. Dikkatli ve tetikte olmalıydı. Aynalı kutu inişi tamamlamış, kapıları açıyordu. Çantasını açtı, tabancasını kontrol etti. Artık çıkabilirdi.
Arabasına hızlı adımlarla yürüdü. Passat arabasının şoför kapısına bir Mercedes neredeyse değecek kadar yakın girmişti. Camlar filmli olduğundan, üstelik de bu loş ortamda içi görünmüyordu. Arabasının kapısını açıp içeri süzüldü. Bir eliyle çantasını yan koltuğa savururken, diğer eliyle kapıyı kapatacaktı ama aniden Mercedes’in kapısı açıldı ve kapıyı kapatmasına engel oldu. Sol tarafına göz atınca siyah bir cismin bir fare hızıyla hareketini gördü. O cisim artık kaburgalarının altına dayanmıştı. “Sakin ol hanım abla” diyordu genç adamın sesi. “Sadece konuşupgidecağız.”
“Kimsiniz? Ne istiyorsunuz?” Füsun aslında onların kim olduklarını da ne istediklerini de biliyordu. Sadece bir gelen olur mu? Ya da bir fırsat yakalayabilir mi? Düşüncesiyle zaman kazanmaya çalışıyordu.
“Kim olduğumuzu iyi bilisen hanım abla. Bu seninle ikinci gonuşmamızdır. Daha önce de uyardık, bir daha uyarmayacağız” dedi Halil. “Gonuşma da söyleyecaklarımi dinle. Davadan hemen çekilisen. Yoksa ben susaram, bu gonuşur.” Silahı bir az daha itti. “Bu da acı gonuşi. Söyleyecagını tek seferde söyli. Benim gibi lafı uzatmi. Kötü bir huyu da vardır keratanın; benim gibi garşısındakini dinlemi. İlle dediğim dedik.” Silahı hızla çekti, kapısını kapattı. Mercedes ögkeli gürültüler ve hızlı manevralarla geri çıkıp gitti. Füsun kapısını kapattı. Çantasından silahını çıkarıp bir süre bekledi. Sonra da Sanki sadece onların öfkeli çıkışına kızmış gibi sakin hareketlerle arabasını çıkardı.
Hemen Nusret’i aradı. Daha karşıdaki ses “alo” bile diyemeden, “Aşkım bu pislikler yine tehdit etti ya” diye hıçkırıklarla ağlamaya başladı. “Sakin ol” diyordu Nusret. “Neredesin?” “Marmara forumdan çıktım, eve gidiyorum.” Mercedes’in makas atarak önünden geçtiğini gördü. “Hala peşimdeler ya; hala peşimdeler” diye bağırdı. “Sakin ol ve telefonu kapat” dedi Nusret. “Oraya yakınım, birazdan geliyorum.” Birkaç dakika içinde Nusret’in fiat linea’sı görününce rahatladı Füsun. Mercedes, Füsun’un gözyaşlarına karışıp yok olmuş gibiydi.
İki sevgili Samatya’da arabaları bırakıp bir kafeye gittiler. “Sakın” diyordu Nusret; “Sakın polis falan arama.”
“Senden başka polisle ne işim olur benim?”
“Gizli bir soruşturma var. Bu heriflerin peşindeyiz. Bir şikayetle bunların gözüne polis görünürse, yer altına inerler. Tepelerine binmemize az kaldı. Takip altındalar. Çözülmesi gereken birkaç bağlantı kaldı. Onları da çözer çözmez, bir şafak vakti enseleyeceğiz hepsini de rahat ol.”
“Peki ya sen olmasaydın da ben polise gitseydim?”
“O zaman dosyayı bir süre bekletirlerdi. Operasyon selameti için harekete geçilmezdi. Bu mafya bozuntuları da senin tehditlerden korkup polise gidemediğini düşünürlerdi.”
“Sen ne kadar polissen, ben de o kadar avukatım. Bu işin peşini bırakmayacağımı bilirler.”
“Bence artık bırakmalısın. Zaten bunlar enselenince otomatikman senin dediğin olacak.”
29.06.2018 Cuma.
“Acele edin Füsun hanım” dedi sekreter. “Toplantı başlamak üzere. Hüseyin bey sizi soruyor.”
Bu sekreterler de ne tuhaf diye düşündü Füsun. Başkasının gücünü kendi güçleri gibi kullanıyorlar. Bir duvarın arkasından arkadaşını korkutan bir çocuktan farkları yok halbuki. “Hemen çıkıyorum” dedi.
Toplantı odasında her zamanki gibi takım elbiseli adamlar vardı. Füsun odaya girdiğinde “Buygun Füsun hanım” dedi Hüseyin bey. “Avukatımız Füsun hanım. Sizin işlerinizi Nazlı hanım takip edecek ama onun olmadığı zamanlarda Füsun hanım devreye girecek. Bu yüzden Füsun hanımla da tanışmanızı istedim.”
“Vay efendim memnun oldık” dedi bütün yılışıklığıyla İbrahim bey. Karpuz tarlasında şans eseri güneşi ve suyu fazla almış, bu yüzden diğerlerinin arasında semirtip göze batmayı başarmış bir karpuz gibi sivriliyordu.İyi tanırdı Füsun böylelerini. Babasının elinden tutup mahalleye meydan okuyan çocuklar gibi paranın gücüyle boy gözteren korkaklardı bunlar. Sorsan dünyayı kurtarırlar ama sorsan savcının görevlerini dahi bilmezler. Babası yaşındaki İbrahim beyin gözleri Füsuna takılıyken, Hüsein beyle aralarında bir sohbet başladı.
“Hüseyin bey, sadece iş için değil, farklı zamanlardada görüşelim. Birlikte tatil falan ayarlayalım. Laf olsun diye söylemiyorum, sizi gerçekten çok seviyem ha.”
“Bilmukabele efendim bilmukabele.”
Birlikte tatilmiş. Eskaza eline geçmiş o para olmasa çaycısı bile olamazsın buranın bay müşteri.
“Füsun hanımı çok dalgın görüyem. Fazla iş veriyorsunuz galiba.”
“Evet efendim işimiz yoğun hepğimiz öyleyiz.”
“İyi iyi iş demek para demak hahahahah.”
Füsun iç dehrizlerinden kurtulup onaylar şekilde kafa salladı. Hüseyin beyin çok şükürleri, Füsun’un evetlerine karıştı. Para insan biçimine girer ve bunu da düzgün başaramazsa, ortaya işte böyle bir şey çıkar diye düşündü Hüseyin bey.
Füsun kendince toplantı görünümlü sirkten çıkınca Nazlı hanımın yanına gitti. Yukarıda olanları anlattı. İbrahim beyi sordu. “Çok işim var” dedi nazlı. “Dün izinliydim dosyalarım birikti. Bu heriflerin bir projesi var.” Bir klasörü uzattı ve “işte dosyaları incelersin” diyerek izin isteyip gitti. Severdi Füsun Nazlı’yı. İş dışında da görüşürlerdi. Nusret’le ettiği kavgalarda dert yanabildiği tek dostuydu. O da dosyayı alıp odasına gitti. Bir dava dosyası değil, bir danışmanlık hizmetiydi. Menekşe plajı civarına yapılacak bir gökdelen projesinin hukuki yönlerinin araştırılması ile ilgiliydi. Çocukluğunda bütün aile banliyö trenine binip plaja gidişlerini hatırladı. Annesinin elinden tutup onu denize sokuşunu. Babasının üzerlerine su atarak ve yanlarından geçerken ayaklarını suya vurup su püskürterek yaptığı şakaları… Menekşe plajı gözlerinin önüne geldi. Sonra gökdelenler plajın güneşini gölgeledi, dalgaların sesini kesti.
03.07.2018 Salı.
Her zamanki büro işte. Yine şefkat bekleyen bebekler gibi susmayan telefonlar, Koşuşturan sekreterler, tepsisini boşlukta yüzdüre yüzdüre kaçar gibi geçip giden çaycı, betona küçük dağları ben yarattım cümlesinin çevirisini yapan ayakkabı topuğunun tik tak sesleri, Daha önce nadiren görünen takım elbiseli ağır abiler, hiç görünmemiş yeni müşteriler… Bu eserin parçalarından biri Füsun’da masasındaydı işte. Çaycı çayını, sekreter Hüseyin beyin onu beklediği haberini aynı anda getirdiler. Füsun’un bu gün duruşması yoktu. Birkaç müvekkil görüşmesi ayarlayacaktı. Önce Hüseyin beyin yanına çıkması gerekiyordu. Çıktı ve Nazlı’nın izinli olduğunu, Menekşe plajı projesiyle ilgili bir görüşme için İbrahim beyin yanında avukatı kimliğiyle bulunacağını öğrendi.
İbrahim bey bir araba göndermişti. Böyle bir Audi almak Füsun için çok uzak itimaldi. En azından şimdilik. Füsun arkada oturuyordu. Önde bozuk şiveyle konuşan iki adam sulu şakalar yaparak gülüyor, sonra da “Dua edesen hanım abla vardır; yoksa ben biliyem” gibi cümlelerle sözümona durumu kurtarıyorlardı. İbrahim bey derhal yok olması gereken zehirli bir para ağacı, bunlarda o ağacın dallarıydı Füsun’a göre. İbrahim beyin ofisi, Füsun’un çalıştığı büronun yanında saray gibiydi. Füsun’u hemen İbrahim beyin huzuruna aldılar.
“Hoş gelmişsen avukat hanım. Arkadaşınız, neydi adı?”
“Nazlı.”
“Evet Nazlı o gelecak sanıyorduk.”
“Nazlı hanmım bu gün izinli İbrahim bey.”
“Tamam fark etmez” dedi ve sekreterini çağırdı. “Kızım bana avukat hanımların hizmetkarlarını gönder” dedi. Az önceki adamlar kapıdan girdiler.
“Muro, Haso beni iyi dinleyin.”
İkisi birden, “buyun İbrahim beg.” Dediler.
“Bundan sonra ikiyizde avukat hanımların emrine amadesiniz. Gece gündüz, bizim iş sizin iş demeden ne zaman ararlarsa arasınlar koşacaksıyız. Dehadi gedin şimdi arabayı hazırlayın belediyeye gidiyoruz.”Belediyede yine önemli adam pozları, uzayıp giden sohbetler… Konu projeye gelmeden önce İbrahim bey birini arayıp müdüre hediye edilmek üzere bir Mercedes araba hazırlanmasını emredince Füsun’un tepesinden kaynar sular döküldü. Orada itiraz etmesinin bir anlamı olmazdı ama bu işi engellemek için bütün bilgi ve gücünü kullanacaktı. Büroya döndüğünde rahatsızlıklarını bir bir sayıp dosyayı Nazlı’ya teslim etti. Halbuki iş akışında gelinen aşamadan söz etmesi gerekirdi.
05.07.2018 Perşembe.
İlk kez geleceklerin kaybolmamak için olağanüstü çabalar harcamaları gereken bir yerdir Çağlayan adliyesi. Oysa Füsun gibilerin ikinci yuvasıdır. Füsun ikinci yuvasında büyük bir uçurumun başına dikilmeye hazırlanıyor, İbrahim bey ve müdür hakkında suç duyurusunda bulunuyor, Menekşe plajı projesi için yürütmeyi durdurma talebinde bulunan bir dava açıyordu. Yer yerinden oynayacaktı. Belki de işini kaybedecek ama onurunu koruyacaktı.
09.07.2018 Pazartesi.Füsun sakince yavaşlayıp kırmızı ışıkta durdu. Hemen yanına duran lüks aracın camları ağır ağır indi. Camın arkasından İbrahim bey ezer gibi bakıyordu.
“Biz seni kendi avukatımız sanıyorduk küçük hanım Hayırdır ne oli?” Dedi. “Çok ayıp ettiniz çok. Şimdilik rica ediyorum; şikayetleri hemen geri çekin.”
“Usulsüzlük yapıyorsunuz” dedi Füsun. “O plajı mahvedeceksiniz.”
“Siye ne kızım? Avukatlığı bıraktın plaj bekçiliginemi başladın? Dedigim gibi üzme üzülme.”
Füsun büroya geldiğinde kötü giden bir şeyler var çanları gürültüyle çalıyordu. “Başını belaya sokacaksın” dedi Nazlı. “Hüseyin bey sizi istiyor” dedi sekreter. “Elinizdeki dosyaları devredip ayrılın” dedi Hüseyin bey. Gürültüyle çarptı bir kapı. “Markaları alabilir miyim?” Dedi çaycı. Koridordan her geçişinde çevredeki odalardan önce fısıltılar doğdu, sonra sesler yükseldi. Pencerenin karşısındaki kaldırımda kavgaya tutuştu iki adam. Acı lastik çığlıkları yükseldi caddeden. Dosyalarını, arkadaşlıklarını, anılarını, üzüntülerini, sevinçlerini, dava kazandığında elinden düşüverecekmiş gibi duran emanet zaferlerini, kaybettiğinde üzerine yapışıp kalan hezimetlerini, camdan yağmura bakışını, güneşi görüp iç çekişini, Geç kalışlarını, erken gelişlerini bırakıp çıktı avukat Füsun hanım. Bir eliyle Nazlı’ya, Diğer eliyle Nusret’e tutunurdu her düşüşünde. Nazlı az önce dışlandığı mağaradan besleniyordu. Yine de ona tutunabilir miydi? Nusret’i aradı. Olup biteni anlattı. “Senin anlayacağın kovuldum aşkım” dedi. Morali çok bozuktu. “Keşke yapmasaydın” dedi Nusret. “Menekşe plajı senin babanın malı mı?” Diye geçirdi içinden. “Neyse canım üzülme. İş çıkışı buluşalım” dedi dışından. Sonra devirdiği çamı fark etti. Füsun’un artık iş çıkışı yoktu.
28.07.2018 Cumartesi.
Tehditler bitecek gibi değildi. Çarşamba gününden bu yana evinin etrafında sebepsiz yere silahlar patlıyordu. Nusret operasyon zamanı yakın demişti ama Füsun daha ne kadar dayanabilirdi? Nazlı biraz birikmiş parayla, biraz krediyle falan ortaklaşa avukatlık bürosu açmayı önermiş, yine dostluğunu sonuna kadar göstermişti. Nusret’le bu gün buluşamayacaklardı. Taksim’de görev çıkmış.
Ekmek almak üzere evden ayrıldığı on dakika içinde kapısına öleceksin yazmışlardı. Hemen nazlıyı aradı. Kapıdaki yazıyı görünce, “inanmıyorum! Böyle olmaz” dedi Nazlı. “Bir süre uzaklaş buralardan. Sana öğretmen evinde yer ayarladım.”
“Orası öğretmen dışında kullanıma açık mı?”
“Evet fiyat farkı var ama herkes faydalanabiliyor.”
Öğretmen evindeki ilk gününde bir süprizle karşılaştı. Nusret daha önce hiç görmediği bir sivil arabayla, İbrahim lüks arabasıyla caddede karşılaştılar. Füsun’un öğretmen evi balkonunda olduğundan habersiz selamlaşıp konuştular. Kötüye yormadı Füsun. “Adam sivil; operasyonun gereğidir” diye düşündü ve ikisi ayrılınca Nusret’i arayıp olanları anlattı. Arının kovanına çomak soktuğunun farkında değildi.
01.08.2018 Çarşamba.
Zaman her şeyi körelttiği gibi Füsun’un korkularını da köreltti. Eve dönmeye karar verdi. Nusret yine görevde, Nazlı duruşmadaydı. Bir taksiye binip evin adresini verdi. Her yalnız yaşayan kadın gibi telefonla konuşuyormuş gibi yapıp “geliyorum” dedi. Evini havalandırdı. Her yalnız kadın gibi çelik kapının önüne bir çift erkek ayakkabısı koydu. Yemeğini dışarıdan sipariş etti. Çayını alıp balkona çıktı. “Zaten yaz mevsimi” dedi kendi kendine. Adli tatildi. Biraz uzaklaşmak lazım buralardan. Kapı vuruluyordu. Her yalnız yaşayan kadın gibi “Ben bakarım” diye bağırarak kapıya gitti. “Yenge” diyordu kapıdaki takım elbiseli adam. “Nusret ağabey çatışmada vuruldu; hastaneye gelebilir misin?”
Füsun kafasına vurulmuş gibi oldu. Nusret adamla Füsun’un arasına giriverdi bütün varlığıyla birdenbire. İçeri girip çantasını aldı. Adam gitmişti. Arabasına bindi. Hastaneye doğru yola çıktı. Arkasındaki arabadan İsmail’in katılım yolundaki kamyon şoförüne, “kuş kafese yaklaşıyor, hadi ye onu tosunum” dediğinden habersiz, Nusret’i düşünerek hızla gidiyordu. Üzerine gelen kamyonu fark ettiğinde artık yapacak bir şeyi yoktu. Ezildi o sarı kamyonun altında arabasıyla birlikte. Gençliği, hayalleri, idealleri, güzelliği. Bir kurban daha aldı onurlu duruş; dürüstler arasından.
02.09.2018 Pazar.
Menekşe plajındaydı Nazlı. Cıvıl cıvıldı Menekşe plajı. Denizle vedalaşmaya gelmiş gibiydi insanlar. Hiç birinin haberi yoktu o sabah şafakla çökertilen çeteden. Arasında polisin ve kamu görevlilerinin de olduğu bir çete çökertildi, 44 kişi göz altına alındı haberiydi onlar için sadece. Nazlı için Mezarlığın ve Menekşe plajının ziyaret duyurusuydu o haber halbuki. “Hiç biri bilmiyor” diyordu Nazlı. “Şu baloncu, kağıt helvacı, simitçi, balıkçı, mangalcılar, cankurtaranlar, denize girenler… Hiç biri bilmiyor Füsun’un mezarından beslenen karıncalardan çok da farksız olduğunu.”
Mustafa Doğan
Not: Gerçek yer isimleri kullanıldığından açıklanması zorunlu hale gelmiştir. İsimlerin ve olayların tamamı hayal ürünüdür.

Mevsim Sonbahar

Bir yaprak, bir yaprak daha düşer ya bu mevsim.

İşte öyle düşer mutluluğum hiçliğe.

Hızlıca geçen yaz gibi biter neşem akşamları.

Ya karamsarlık yağar üzerime, ya üşütür hüzün ayazları.

Hem ömrümün, hem mevsimin son baharında,

Saçıma serpiştiriyor bir daha erimeyecek kar.

Umutlar bir yağmurla çoktan yıkandı.

Artık sadece kabullenmek var.

Geride kalmış bir ülkedir artık geçmiş.

Yanmış gemilerle, düşmüş uçaklarla uzaklaşılan.

Bilinmez adalaradır şimdi yolculuk.

Fırtınalı, ıssız okyanuztan.

Üstü örtülen bir çocuk olmak vardı.

Hesapsız ve güvenle,

Merak edilen, takip edilen.

Temiz ve masum dünyada kalmak yani.

Kirletmeden ve kirlenmeden.

SEN NEYMİŞSİN ÖZGÜRLÜK

Sen neymişsin özgürlük

Severim yaz mevsimini. Kilolarca kıyafeti sırtımda taşımamayı, işe giderken servis donmuş başınızın çaresine bakın telefonunun gelmemesini seviyorumdur belki de. Her gün gibi bir gündü. Servis yine şaşmaz saatinde geldi, günaydınlar, şakalaşmalar, takılmalar… Odama geçip masama kuruldum. Yazıişleri yine torbadan kura dağıtır gibi dağıtmaya başlamıştı evrakları. Benim de payıma her gün onlarcası düşerdi ama bu gün postacı yazıişleriyle yetinmemiş, benim odama da teşrif buyurmuşlardı.
“Fatih Yanardağ siz misiniz?” diyerek girdi kapıdan. Merhabaya iyi günlere ne ol muştu? Evet benim dedim. Kapıda da yazıyor zaten. Hızla masama yaklaştı. Elindeki bulaşıcı hastalık bulunan tüpten bir an önce kurtulmaya çalışan bir labratuğar görevlisi gibiydi. Zaten oturur durumda olmam nedeniyle göz hizasının altında kaldığım yetmezmiş gibi, adam da uzun boylu iri yarı çam yarması gibi biriydi. Şartları eşitlemeye çalışmak için çaresiz ayağa kalktım. Buyrun dedim ama elimi uzatmadım. Karşımdakinin önce el sıkışmayı hak etmesi gerekmez miydi? “Şuraya bir imza lütfen” dedi. Önce evrağı alıp bir göz gezdirdim. Üzerinde adım yazıyordu. Evrak, 2. İcra müdürlüğünden geliyordu. Postacı sabırsızlanıyordu. Bu dert dağıtıcısı herifi bir an önce def etmek için dediği yeri hızlıca imzaladım. O da hiçbir şey demeden kaçar gibi gitti.
İcradan gelen evrağı okudum.
“Sayın Fatih Yanardağ. Kefili olduğunuz kredi borcunun ödenmediği tesbit edilmiştir. 7 gün içinde borcun ödenmemesi halinde” sonrasını okumadım. Hemen proje şubesinden Erol’u aradım. O kadar sinirlendim ki günde en az on kez aradığım dahili numarayı unutup listeden buldum. Telefona İsmail bey cevap verdi.
Erol bey orada mı İsmail bey? Merhabaya iyi günlere ne olmuştu?
“Evet burada vereyim” dedi ve telefondan uzaklaşan sesi duydum. “Erol bey telefon.”
Erol telefona geldi.
“Alo”
Lan oğlum krediyi ödememişsin icradan ödeme emri geliyor dedim.
“Dur lan dur; Dünyanın sonu mu? İnsan bir merhaba der.”
“Başlatma merhabana. Abi ne olur diye yalvardığın günü hatırla it. Ne olacak bu borç şimdi?”
“Onu kafaya takma. Para cebimde o kağıdı yırt gitsin. Öğleden sonra izin alıp bankaya gidiyorum.”
“İyi hadi” dedim ve rahatlamış bir şekilde telefonu kapattım. Erol’un öğleden sonra izin alıp gittiğini duyunca da ödeme emrini yırtıp çöpe attım.
İyi çocuktur aslında erol. Annesi kan kanseri olmuştu. İlaca ulaşmak kolay değildi. Bizim Erol kredi kartıyla krediyle falan bir para gücü oluşturmaya çalışıyordu. Komşudan ekmek keseceğim diye ödünç alınan bıçakla kurban kesmeye benziyordu bu iş… İlaçlar sık tükeniyor, borcun sadece yarısı başka borçlanmalarla ancak ödenebiliyordu. “Kefilli borcu asla aksatmam” diyordu Erol. 24 taksitli kredinin 17 taksitinde de böyle bir sorun yaşamamıştık.
Aradan bir ay geçti. Aynı postacıyı aynı üslupla yeniden odamın kapısında gördüm. Sanki bir ay öncesinin tekrarı yaşanıyordu. Evrağı al, imzayı at, postacıyı postala… Erolu ara, Telefona başkası çıksın, Erola sayıp söv, Erol yine teskin etsin. Benim hiç mi hatam yok? Evrakları kızgın demir tutuyormuş gibi okumadan çöpe göndermek hata değildi de neydi? Her taksitte bu adamı telefonla itekleyecek miyiz böyle?
3 hafta sonra yine o postacı. Adamı gönderince kafamda bir ışık yandı. İyide taksit günü gelmedi ki daha. Bu kez Erolu aramıyorum. Evrağı çöpe atmak mı? Haşa. Uzaktaki sevgiliden gelen mektubu okur gibi tekrar tekrar okuyor ve okudukça dehşete kapılıyorum. Elimdeki bir mahkeme kararı. Kefili olduğum borcun ödenmediği, Bana yapılan tebligatlara rağmen mahkemeye katılmadığım, gıyabımda on gün hapis cezası kararı verildiği, bu kararın ertelenemeyeceği ve para cezasına çevrilemeyeceği yazıyor. Hemen bir avukat arkadaşımı arıyor ve acı bir şekilde itiraz sürelerinin kaçırıldığını, mal beyanı cezalarının kesinlikle ceza evinde çekildiğini öğreniyorum. Ne de olsa memur adamım, içimi bir korku kaplıyor. Ya bu ceza dosyama girerse? Erol’a küfürler sıralama isteği kasaya yaklaşan bir müşteri edasıyla sırasının geldiğini gösteriyor. Yine patlama öncesinde depremler oluşturan bir volkanik dağ edasıyla proje şubesini aramak mı? Kesinlikle. Bizzat koşarak çıkıyorum merdivenleri. Baskın yapar gibi giriyorum Erol'un odasına ve Erol’un bir ay izinli olduğunu öğreniyorum. Zavallı masa ard arda inen öfkeli yumruklarımın altında eziliyor. Sigaralar yük katarları gibi bir biri arkasıra paketten çıkıp yerleşiyor parmaklarımdaki raylarına. Borcun tamamı kapanmadan hapisten kurtuluş yok ve bende de o borcu kapatacak para yok. Buldum, kredi çekerim. Maaş aldığım bankayı arıyorum. Önceden tanıdığım bankacı, sanki defalarca gelip kredi ve kredi kartı satmaya çalışan kendisi değilmiş gibi, “Yasal takibe düşmüşsünüz. Kefalet borcunuz kredi çekmenize engeldir diyor”. Yağmurlu havada su sıkıp, yangında hortum toplar bunlar.
Ceza evinin ekmeği suyu beni çağırıyor. Hemen kafamda bir ışık yanıyor. İş arkadaşlarıma halam öldü diye bir yalan uydurup izin belgesi dolduruyorum. Ah halam ah; dokuz yıl önce de ölsen yine de faydan dokunuyor. İlk defa evdekilerin ailemle küsmüş olmasına seviniyorum. Gelin kaynana kavgasına memnun olacağım hiç aklıma gelmezdi. Şer zannettiklerinizde hayır vardır sözü bu olsa gerek. Evdekilere de bir yalan uydurup memlekete gitmek zorunda olan adam olarak, tebligatı alıp adliyenin yolunu tutuyorum.
Ne olmuş adliye binasıysa yani? Bizimki gibi bir devlet dairesi işte. İyi ama kalbim neden çarpıyor? Neden bunca titreme? Diğerleri gibi çöpü boylamak yerine cebimdeki en kutsal köşeye yerleşmiş tebligatı uzatıyorum. Adliye memuru kayıtsız. Cengiz Aytmatov romanındaki trenler gibi buraya da mahkumlar gelip gidiyor, gelip gidiyor olmalı. Bizim tebligatı alıp, yerine gıcır gıcır, yeni yazılmış evraklar düzenliyor. Mahkumun adı Fatih Yanardağ.
Sonra iki polis geliyor. “Kelepçe takmaya gerek yok. Adam kendi gelmiş diyor biri.” Polis arabasıyla adliyeden ayrılıyoruz. Gravatım hala takılı bu yüzden dışarıdakiler beni muhtemelen mahkum gibi göremezler. Gökdelenler adeta şehrin karnına saplanmış bir hançer gibi. Şehir sırt üstü düşüp çoktan ölmüş. Kapkara asvalt yollar, bir karanlık girdaba sürükleyen nehir sanki. İçinde bulunduğum polis arabası da o girdaba kurbanlarını götürüp boşaltan bir kayık…
Bir komserlerini çekiştiriyorlar polisler. Bir kulakları arkadaşlarında, bir kulakları telsizden gelen haberlerde. Bana kulak yok arabada. Zaten benim de bir şeyler söyleyecek takatim yok. Trafik lambalarına ve aydınlatma direklerine takılıp, gerilerde kalıyor özgürlüğüm.
Ceza evinin bahçesinde polislerle birlikte araçtan inip kasvetli binaya ilerliyoruz. Tuhaftır adliyede kontolden çıkan kalbim burada pek uysal. Öyle titreme falan da yok. Masalarda memurların yerine askerlerin oturduğu bir odaya girdik. Bana hiçbir şey sormadan evraklar hazırladılar. Sonra bir başka koridora geçtik. Yalnızca iç çamaşırlarımla kalıncaya kadar soyunup cihazlardan geçtim. Ayakkabılarımı bile çıkardım. Polis emaneti ceza evi jandarmasına teslim edip, bir görevi daha bitirmenin huzuruyla ayrıldı özgürlükler ülkesine. Jandarma çantamı arıyor. Bütün kıyafetlerim masanın üzerinde sergiye hazır. Masa, çantamdan çıkanlarla bit pazarı tezgahına döndü. Asker, yanımda getirdiğim bir karton sigarayı açıyor. Eyvah diyorum sigarama el koyarlarsa… paketleri de tek tek açıp içlerinden ikişer tane sigara çıkarıp kırıyor ve kırılan sigaraların içlerini kontrol ediyor. Sonra çanta toparlanıyor ve ben paket, gardiyanlara teslim ediliyorum. Az önce trafik lambalarını ve aydınlatma direklerini geçtiğimiz sıklıkta demir kapılardan geçiyor, koridordan koridora uğruyoruz. Bir odaya daha getiriliyorum. Bir masanın önüne oturmamla gardiyanın sert sesi alarm veriyor. “Ayağa kalk.” Hey memur Fatih; kendini devlet dairesindeki memur Fatih mi sandın? Mahkumsun burada mahkum. Sorular sormaya başlayan adamın beyaz önlüğünden doktor olduğunu anlıyorum. “Vicudunda falçata izi var mı?” Hayır. “Yaralanma yara izi falan?” Ben buraya mal beyanından geldim. Devlet memuruyum. Her mahkum gibi mahkum değilim yani. “Ben sormak zorundayım, sen de cevap vermek…” Ben doktorla uğraşırken, gardiyan yanımda getirdiğim dürüm ve ayranı masaya koyuyor. “Normalde bunu çöpe atmamız lazım ama neyse. İstersen burada yiyebilirsin.” Yiyeceklerimi tatsız tuzsuz yiyorum. Anahtarlarım, cüzdanım, paramın bir kısmı tutanakla zarflanıp emanet dolabına kaldırılıyor. Doktorun onayıyla aynı boyda olduğumuz gardiyan emaneti olan benimle birlikte yine koridorlar mahallesine geçiyor. Son bir koridora giriyoruz ve gardiyan sonrası kendine yasakmış gibi birden durup bağırıyor. “Memur kovuşuuu.” Gardiyan yürümeye devam et derken arkamdaki demir kapıları kapatıyor. Tek başıma yürümeye devam ediyorum. Koridorun ilerisinde pusuda avunı bekleyen yırtıcılar gibi beni bekleyenlerin olduğunu tahmin ederek yürüyorum. El sıkışmak falan yok burada. Aniden nereden çıktığı bilinmez bir gardiyan yolumu kesiyor. “Şuraya geç” diyerek bir demir kapıyı açıyor. İçeri giriyorum ve demir kapı arkamdan kapanıyor.
Sağ taraftan televizyonun sesi geliyor. Karşımdan hoş geldin sesleri… Televizyonun olduğu odaya geçiyoruz. Kovuş küçük. İçeride 11 kişi varmış, ben onikinci mahkumum. Bir pilastik sandalye var, yedi sekiz tane de tabure. Haddimi bilip bir tabureye geçiyorum. Ne de olsa burası ceza evi dikkat etmek lazım. Hemen bir sigara yakıyorum, sonra da tanışma faslı başlıyor. Uzun boylu, sağlıklı görünüşü olan biri tanıtıyor kendini. “Ben Keramettin” diyor. Sesi üniversiteden bir arkadaşıma ne kadar da benziyor böyle. “Ben Yusuf” diyor kısa boylu olan. Yanımdaki “Ben Mesut” diyor. Keramettin araya giriyor; “tecavüzden burada dikkat et.” Hepsi gülüşüyorlar. Adamın diş hekimi olduğunu, dişçi kolduğundaki bir kadını tacizden geldiğini sonradan öğrendim. Sıra geliyor gerçeklerle yüzleşmeye… “İlk mi?” Diye soruyorlar. Evet diyorum. Sonra bir kursiyere öğretir gibi kovuşu gezdirip, çöp kutusu boş tutulacak, tuvaletler temiz olacak, yerler paspaslanacak, bulaşıklar yıkanacak diyerek yapılacak işleri sayıyorlar ve ekliyorlar. “Adettir son gelen, bir sonraki mahkum gelinceye kadar bu işleri yapar.” Zaten teslim olduğumda akşam saatleriydi yemek geliyor. Yemekte kuru fasulye ve pilav var. Ben dürüm yediğimden acıkmadım. “Yemeğini yemeyenlerin kafasından aşağı döküyoruz” diye takılıyor Keramettin. Saat 7 ve avlu sekizde kapanıyormuş. Açık hava iyidir diyerek avluya çıkıp volta atmaya başlıyorum. Masabaşı işi yaptığımdan odamda bile zaman zaman gezinirim böyle. Önce yemek bitiyor, sonra benim volta keyfi… Bulaşıkları yıkıyorum. Tabiki mutfak yok. Avluda beş kiloluk bidonlardan döktüğüm su ile güçlükle yıkıyorum bulaşıkları. Avlu kapandı içeri geçtim. Biraz televizyon izledikten sonra benim yatak neresi diye sordum. Bir ranzanın üst katını gösterdiler. Bir tek battaniye ve bir yastık var. Işığı kapatmak istedim ama yasakmış. Şimdi daha iyi anlıyorum mahkumların neden alt ranzada yatıp çamaşırlarıyla yataklarının yanına bir perde yaptıklarını. O gıcık beyaz ışık sabaha kadar tepemde yanıp durdu. Nasıl olsa hava yaz diye picama yerine Bir şort koymuştum valizime. Şort atlet yatağa giriyorum. Elinde bir metre uzunlukta bir döner bıçağıyla Erol kovuşa girdi. Diğer mahkumlara, “işte kurbanım burada” dedi. Beni alıp, karga tulumba avluya çıkardılar. Hay Allah! Bu avlu saat sekizde kapanmıyor muydu? Saat gecenin bilmem kaçı… Durun ne yapıyorsunuz diye bağırmaya çalışsam da ses tellerime gücüm yetmiyor. Erol “Sen benim kurbanımsın” diyerek kahkahalar atıyor. Yapmayın allah aşkına diyorum. Hem döner bıçağıyla kurban mı kesilir? Sonra derinlerde bir patlama oluyor. Gözlerimi aralıyorum. Tam oh be rüyaymış diyecekken davudi bir ses gürlüyor; “Beyler sayım.” Saatin 12 olduğunu görüyorum. Gece gece nereden çıktı bu sayım? Sonra izlediğim filmleri hatırlayıp sayımın ne olduğunu uykulu beynimde yeniden yerine yerleştiriyorum. Herkes tam tekmil kovuşun ortasında sıraya girmiş, ben şort ve atletimle yerimden doğrulmaya çalışıyorum. Gardiyan sayıp gidiyor. Yusuf, “Böyle olmaz” diyor. “Sana bir picama ayarlayalım. Dua et gardiyan ses çıkarmadı. İn ulan aşağı diye bağırabilirdi.” Sağ olsunlar arkadaşlar picama ayarlıyor mümkün olduğunca yardımcı oluyorlar. Demir kapının her gümbürdemesinde “Hadi bir misafir” diyorlar. Son gelen mahkumlara misafir dendiğini o zaman öğreniyorum. Neyse ki misafirliğim uzun sürmüyor. Ertesi günün öğle saatlerine doğru demir kapımız bir kez daha gümbürtüyle açılıyor. Kumbaraya bozuk para atar gibi bir mahkumu daha içeri sokup kapıyı üzerimizden kilitliyorlar. Dün karşılanandım bu gün karşılayan. Burası memur kovuşu olduğundan heyecanla soruyorum. Ne iş yaparsınız? “Mütahitim” diyor. “İflas ettim sonunda buraya düştüm işte.” Üzülüyorum adama. Sağlık olsun falan diye bir şeyler geveliyorum. O arada tuvaletten çıkıp geldiğini tahmin ettiğim Soner giriyor lafa. “Abi bu ibne polis yav; bu yakalayıp getirdi beni buraya.” Polis abimizin gizlenme oyunu uzun sürmedi. Soner’e polise ibne dedi diye kızdım ama sadece içimden kızdım. Bunlar azılı mahkumlardı. Yıllarını burada geçirecek adamların dünyası artık buradan ibaretti. Bense birkaç günlüğüne uğramış bir misafir, bir ziyaretçi gibiydim sadece. Tepkilerimi uluorta gösteremezdim. Polis İbrahim son gelen olarak işleri devralınca bana da bol bol uyumak volta atmak falan düştü. Sayımlarla, tartışmalarla, sohbetlerle, yemeklerle, bir gün daha geçti. İbrahim’le kısa zamanda dost olduk. Polis olduğundan kimse sevmezdi onu. Merak edip herkese mesleğini ve suçunu sormaya başladım. Keramettin kurşunlamadan gelmiş. 16 yıl vermişler. Mesut’u zaten biliyorum. İbrahim borç batağındaymış. Kazım bir ilçede bir kurumun müdürüymüş. Zimmetine para geçirmek suçundan burada. Soruşturmalarıma devam ederken, İbrahim beni uyarıyor. “Sen bunları bilmezsin;” diyor. “Bunlar suçlarının sorulmasından hoşlanmazlar.” Araştırmamı yarıda kesiyorum. Buraya Cuma günü akşamüzeri gelmiştim. Şimdi günlerden Pazar. Banyoya gitmek isteyenler hazırlansın diye bağırıyor biri. “Banyoya falan gitme” diyor Yusuf. Banyo parası diye soyuyorlar adamı.” Peki parası olmayan ne yapıyor diyorum. “Dışarıdan akrabalardan getirtirler” diyor. Banyo işini nasıl hallediyorsunuz peki? Avluda duvarın dibindeki sayısı otuzu bulan yan yana dizilmiş beş on kiloluk bidonları gösteriyor. “Bunlar güneş altında ısınıyor idare ediyoruz” diyor. Pazartesi sabahı Bahçedeki bidonlardan birinin içinde bir ölü kuş bulduk. Su içmeye çalışırken bidona düşmüş ve çıkamamış boğulmuş zavallı. Silahlı çatışmalardan çıkmış, adam vurmuş insanların nasıl üzülüp kahrolduklarını görüyorum. Bu adamlar mı insanlara kurşun atmış? Kimi televizyon başına gitti; kimi uyudu. Hava çok sıcak ama avludan bir yere ayrılmıyorum. Demirkapı sesi, mahkum sesi, televizyon sesi buradaki seslerin toplamı. Çöp kamyonu olduğunu tahmin ettiğim bir arabanın motor sesi bile günler sonra çok hoş geliyor kulağa. Uzaklardan bir radyonun sesi de geliyor ve çok farklı. Necip fazıl Kısakürek’in dizelerini hatırlıyorum.
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da kalan biz miyiz?
Biten sigaranın ateşiyle yeni sigaramı yakarken bir yandan da bu dizeleri alçak sesle okuyorum. Ne ara geldiğini fark etmediğim Keramettin “Bir daha okusana şu şiiri” diyor. “Şöyle başından sonuna adam gibi bir daha okusana.” Hepsi ezberimde değil diyorum ve olduğu kadarını okuyorum. Diğer mahkumlar da yiyecek bulmuş balık sürüsü gibi hızla çoğalıyorlar yanımda. En çok da,
Bir idamlık Ali vardı asıldı,
Kaydını düştüler mühür basıldı,
Geçti gitti birkaç günlük fasıldı,
Ondan kalan boynu bükük ve sefil,
Bahçeye diktiği üç beş karamfil.
Dizelerine ilgi gösteriyorlar. Kağıt kalem ayarlayıp şiiri ranzasına asanlar oluyor. Şiirin heyecanı geçince Yusuf sohbet etmek için yanıma geliyor. Bana şu ağalardan söz etsene diyorum. Filmlerdeki gibi mi gerçekten? “Daha beter” diyor. “Bu kovuş bu hapishanenin cennetidir. Diğer kovuşlarda ağa olur. Yanında da iki tane fedayisi olur. Para isterler. Vermezsen dışarıdan, akrabalarından getirtirler.” Kimse şikayet etmiyor mu? “Ne şikayeti Fatih. Gece uyurken kafana bir battaniye atarlar, hastanelik olacağın kadar dayak, sonra da maltaya atıverirler. Sordukları zaman da huzursuzluk çıkarıyordu dövdük derler. Herkes ağanın şahitidir.” Sen neden buradasın Yusuf? Diyor ve hatamı fark ediyorum. “Silahlı çatışma” diyor. “Mahallede kavga çıktı. Bizden sakat kalanlar, onlardan ölenler oldu.” Konuyu değiştiriyorum. Buradan hiç kaçmaya çalışan olmamış mı? “Niyazi sen gelmeden başka ceza evine gitti. Akşam avlu kapanmadan duvarı tırmanıp gizlenmeyi başarmış. Gece duvarın diğer tarafına atlayınca jandarmanın kucağına düşmüş. O duvarın diğer tarafında jandarma olduğunu bilmiyordu.” Saat öğle vakti 12. Bir sigara daha içiyorum, sonra bir daha, sonra bir daha… Saat 12.15. Vakit geçmek bilmiyor. Birden içeriden sesler yükseliyor. Televizyon odasında kavga çıkmış. Keramettin oturacak yer bulamayınca çıldırmış. Küfürlerin bini bir para. “Üç beş aylık ceza için geliyorsunuz, adamın rahatını bozuyorsunuz” diye bağırıyor. Uzak durmayı tercih ederim.
Akşam avlu kapanınca kovuşta oturuyoruz. Vakit de geçmiyor dedim. O zaman bir anı anlatayım da gülün dedi Nafiz. “Ben buradan önce Sağmalcılar cezaevindeydim. Orası benim ilk cezaevimdi. İçeri ilk girdiğimde herkes düşmanca bakıyordu. Benzetmesi yanlış olmasın, köpek barınağına girmiş kedi gibiydim. Bu işe hemen bir çare bulmam lazımdı. Arkadaşları aradım, bir kilo mal getirtip kovuşun ortasına attım. Malı kapış kapış tükettiler. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Beni öpme sırasına girdiler. Kimse şöyle bir sarılıp öpmeden, saygılarını bildirmeden teşekkür etmedi. Hepsi etrafımda pervane oldu.” “Cezaevi böyledir” dedi Keramettin. “Aslanı kuzuya, kuzuyu aslana çevirir.”
Perşembe günleri görüş günüymüş. Gelen giden müdür beye takılıyor. “Vay müdürüm yakıyorsunuz.” Kazım tıraş olmuş. Aslında çok da sakalı yoktu. “Hanım gelecek” diyor. Cezaevi buydu işte. Özgürlükleri budayan bir hızardır cezaevi. Evinde olsa o kadarcık sakal için tıraş olmayacak Kazım’ın umursamama özgürlüğü, erteleme özgürlüğü; hepsi bir karadelik tarafından yutulmuştur sanki. Yabancılaştırır cezaevi. Hatta en yakınından bile. En doğal olması gereken eşinin yanına bile bir gün öncesinden hazırlıklar yaparak gitmek zorundadır müdür Kazım.
Görüş günü sabahı herkeste bir heyecan. Benim de adım okunuyor. Bir yanlışlık olmasın diyorum. Burada olduğumu bilen yok. “Yanlışlık yok” diyorlar. Sonradan akıl edebildim. Burada bir özgürlük var aslında. Görüşe çıkmama özgürlüğü. Ben o özgürlüğü kullanamadım. Koridorlardan geçtim. Uzun bir koridor ikiye bölünmüş, yanyana kabinler yapılmış, kabinler de ortadan kalın camlarla ayrılmış. Camların yanında havalandırma ızgarasına benzer bir şey var. Oraya bağırıyor ve karşıdakini duymaya çalışıyorsunuz. Bu işi yirmi bu tarafta, yirmi karşı tarafta toplam kırk kabinde elli atmış kişinin aynı anda yaptığını ve Pazar yeri gürültüsüne benzer bir uğultunun içinde mesela eşinizi duymaya çalıştığınızı düşünün. Neyseki benim eşim gelmemişti. Erol’u kabinlerden birinde görünce çok sinirlendim. Direk ızgara benzeri yere seslendim. Ulan it Allah belanı versin. “Verdi abi zaten verdi merak etme” diyor. “Benim de sonum burası. Annemi kaybettik. Cenazeyi kaldırdım teslim olacağım. Buraya senden özür dilemeye geldim. Bir de tain dilekçesi verdim. Ben çıkıncaya kadar inşallah olur. Yeni bir başlangıç lazım abi.” Başın sağ olsun kardeşim diyorum. Severdim teyzeyi. Bir ses Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen acı sohbetimizi bölüyor. “Süre doldu.” “Sana borcumu ödeyeceğim abi” diyerek çekilip gidiyor Erol. Daha kaç kelime konuştukki? Erol’u kabinde buluncaya kadar geçen süreyi de saymış olmalılar.
On günlük cezam doldu. Şimdi tahliye zamanı. Arkadaşlarla vedalaşıp çıkıyorum. Emanet tutanağım incelenip kontrol ediliyor. Çantamı alıp çıkıyorum. Hemen kapının önünden bir minibüse atlıyorum. Hayat ne kadar güzel. Şehir ne kadar canlı. Asvalt, üzerine hoş desenler çizilmiş bir halı gibi. İçinde bulunduğum araba, tüylü halının üzerinde bir taht sanki. Aydınlatma direkleri güzel birer aksesuar. Gökdelenler bu cıvıl cıvıl kentin gerdanlığı gibi.
Mustafa Doğan

SÜRPRİZ

Bütün dikkatim tıkırtıların geldiği yönde. Ya fare var, ya da hırsız girmiş olmalı. Yok yok; bu pek fare işi değil. Kalkıp kontrol etmem lazım. Bu ne karanlık böyle. Dikkatlice çıkıyorum yataktan. Tıkırtılar salondan geliyor, o tarafa temkinli adımlarla gidiyorum. Mutfağa uğrayıp ekmek bıçağını alıyorum. Sanki karşıma biri çıksa saplayabilecekmişim gibi. Duvara sırtımı verip salona ilerliyorum. Üç kişi salonun altını üstüğne getiriyorlar. Çok güzel, bire üç. Ne yapacağım şimdi? Adamlar çok rahat. Biri ıslığıyla bir türkü tutturuyor. Diğeri, “vay efendim kimler gelmiş” diye alay ediyor. Üçüncüsünün elinde bir silah var. Hepsi de iri yarı, hepsi de güçlü kuvetli görünüyor. Telefonuma davranıyorum. Adam da silahına davranıyor. Sonra bir patlama duyuluyor. Yatak odama kaçıyorum ama ayaklarım bağlı sanki. Silah peşpeşe patlamaya devam ediyor. Uzaklardan siren sesleri duyuluyor. Komşular polis çağırmış olabilir mi? Bu kadar çabuk mu? Telefonum hala elimde. Siren sesi benim telefondan geliyor. Birden ortalığın aydınlandığını görüyor ve yataktan hiç çıkmamış olduğumu fark ediyorum. Telefonun alarmı çok güzel bir yerde devreye girmiş. Allah’ım ne kabustu.
Bu kez gerçekten yataktan çıkıp işe gitmek üzere hazırlanıyorum. Ardarda anahtarlar dönüyor kilitlerde, kapılar açılıyor. Bir cezaevi koridoru sanki. Ben de herkez gibi kapıyı açıp odama giriyorum. Yaşar elinde bir torba simit ve börekle giriyor içeri. Otomatiğe bağlanmış gibi günaydınları alıp veriyoruz.
“Bu gün arazi görevim var” diyor Yaşar. Hemen poşete saldırıyor. Kullanılmış fotokopi kağıtlarından oluşan yalancı örtünün üzerine seriliyor kahvaltılıklarımız. Rüyamı anlatıyorum. “Silah patlamışsa haber gelecek demektir” diyor. “Bu gün seni de boş bırakmazlar. Başvuru alıyorlar, kapında kuyruk oluşabilir” diyerek çıkıyor odadan.
Gerçekten de dediği gibi oluyor. Kurumumuz kentin biraz dışında olunca, vatandaşa git fotokopi çektirip getir diyemiyoruz. Öğle vaktine kadar boğuşuyorum fotokopi makinesiyle. Öğleden sonra yaşarı kurumun arabasından inerken görüyorum. Saha görevinden dönmüş olmalı. İyi adamdır bizim Yaşar. Ben bu kuruma geleli daha on gün oldu ama kırk yıllık dost gibiyiz. Onunla tanıştırırken “ölüyü oynatır” demişlerdi. Gerçekten de en moralsiz anda ortaya çıkıp, en karmaşık arızayı gideren bir tamirci gibi neşeye boğmayı başarır insanı.
Elinde bir evrakla çıkageliyor. “Of yav; geberdim” diyerek giriyor kapıdan. “Mete” diyor “Şunun fotokopisini çeksene. Ne biçim yer lan burası? Çayın yok çorban yok.” Çay ocağını arayıp iki çay söylüyorum. Fotokopisi çekilecek evrak da fotokopi. “Aslı nerede?” diyorum. Yaşar kapıya bir işaret yapıyor. Koridora sesleniyor. “Aslı hanım; Mete bey sizi soruyor.” Şey onu demedim falan diye bir şeyler kekeleyecek oluyorum ama Aslı hanım çoktan kapıda beliriyor. Yaşar onu bir koltuğa davet ediyor. “Otursana” diyor. “Bak seni yeni arkadaşımızla tanıştırayım.” “Memnun oldum” diyor Aslı hanım. Ne yapıyor bu Yaşar böyle? Kadını tanışmak için ayağımıza çağırmış gibi olduk. Mahçup mahcup ben de memnun oldum diyorum. Yaşar patlatıyor kahkahayı. Aslı fotokopinin altında diyor. Baktığımda elimde birkaç nüsha evrak olduğunu ve asıl evrağın fotokopinin altında olduğunu fark ediyorum. Aslı hanım durumu anlamış olmalı ki oda gülmeye başlıyor. “Bu Yaşar hep böyledir” diyor. “Ama yine de tanıştığımıza memnun oldum.” Anlaşılmış olmak beni rahatlatıyor. Ben de gülümsüyorum. “İzin bitti demek” diyor Yaşar. Demek izinli olduğundan tanışamamışız Aslı hanımla. Kim bilir daha ne sürprizler bekliyordur beni burada.
Eve döndüğümde sabah gördüğüm kabusu hatırlıyorum. Kapıyı daha sıkı kilitleyip camları kontrol ediyorum. Televizyonu açıyorum. Gergedanları anlatan bir belgesel var. İzlemişim izlememişim fark etmiyor Hiç değilse evde bir ses olsun diyorum. Zor zanaat yalnızlık. Hele de yeni bir şehire gelinmiş, bir çevre oluşturulamamışsa. Yaşar’ın munzipliği, Aslı hanımın tavırları sık sık aklıma geliyor. İyi ama neden? Basit bir şakalaşmadan ibaret komik bir olay, neden bu kadar meşkul ediyor zihnimi?
Artık fotokopi çektirmeye Aslı hanım da geliyor. Sanki buranın benim odam değil de Aslı hanımı beklediğim bir durak olduğu hissine kapılınca, tehlike çanlarını duymaya başlıyorum. Kendine gel Mete diyorum. Kendine gel. Kadın evli mi? Bekar mı? Daha onu bile bilmiyorsun.
Bir gün üçü birden geliyor odama. Büşra hanım, Zeynep hanım, Aslı hanım. Zeynep hanımın elinde koca bir dosya var. Tamamı kopyalanacak. Fotokopileri çekerken bir tanesinin kopya olduğunu fark ediyorum. Oldukça da silik çıkmış. Evrağı kaldırıp, Aslı nerede diye soruyorum. “Ben buradayım” diyerek gülüyor Aslı hanım. Önünde saatlerdir üşüyerek beklediğim kapının açılması gibi bir hisse kapılıyorum. Benimle şakalaşıyor. Bir şekilde muhabbeti geliştirmem lazım. Kafamda bir ışık yanıyor. Herkeze yaptığımı ona da yaparım. Her fotokopi çektirmeye gelişinde çay içmeye davet ederim.
Taktik başarılı. İşlerinden zaman buldukça çay içmeye razı oluyor. Bir polisin masumiyetine aldırmaksızın emir ile bir zanlıyı kelepçelemesi gibi nasıl da düşünmeye bile fırsat bulamadan bağlandım böyle. Duygu yakaya yapıştımı, mantık tehlikeyi haber veren ama dokuz köyden kovulan bir doğrucu gibi nasılda uzaklaşıyor bağıra bağıra. Yaşar’dan Aslı’nın bekar olduğunu öğrenince mantığımın sesi iyice siliniyor derin dehrizlerde. “Hayırdır mete” diyor Yaşar imalı imalı. “Sultanlıktan sıkıldın mı?” Sanki kırk yıllık dostuz herifle. Bıraksam hemen başgöz edecek. Gerçi hiç de fena olmaz ya neyse. Yok ya diyorum. Arkadaşları tanımaya çalışıyorum işte. “Ulan bu ne biçim tanımak” diyor. “Neden Sevgi, Zeynep, Büşra, Yurdagül değil de Aslı?” Onları da soracaktım diyorum. Liste mi yapsaydım yani? “Tabi tabi” diyerek gülüyor. “Yakışır kardeşime” diyor. Nedendir bilinmez, bu aralar Aslı daha fazla geliyor odama. Üstelik fotokopi çektirmek gibi bir derdi olmadan, çay içmek, sohbet etmek için de geliyor. Çoktan senli benli olup uzun uzun dertleşmeye başladık bile. Dışarıda da görüşsek bir gün diyorum. “Tamam olur” diyor. Haftasonu buluşalım. Dünyalar benim oluyor. Akşam evde televizyonu açıyorum yine. Dolar yükselmiş, emflasyon fırlamış falan… Bana ne ya. On gün önce beni üzebilecek haberler şimdi müzik gibi geliyor. Meğer hayat ne kadar güzel, dünya ne kadar aydınlıkmış böyle. Beynim aşk dedikleri o imparator duygunun işkalinde artık. Ne iyi edip gelmişim buralara. Bütün planlarım onu evliliğe razı etmek üzerine kurulu. Peki ya o? Diyorum kendikendime peki ya o? Seviyor mudur acaba? Allah var kız umut verecek bir şey yapmadı. Odamda olup bitenler iki sıradan arkadaşın yaşayabileceği türden… Peki ya buluşmayı kabul etmesi? Şu otobüsler de sabah saatlerinde toplu mezar gibi… “Arkaya ilerleyelim” diye bağırıyor şoför. Leş gibi ter kokuyor beyaz gömlekli adam. Kadınların krem ve parfüm kokuları ortamın kokusunu bastırmaya bçalışıyor. Kornasını müzik aleti gibi kullanıyor arkada bir kamyonet. “Arkada yer kalmadı bagaja girelim mi?” diye bağırıyor arkadan bir genç. “Doldu doldu” diye bağırıyor bir kadın. “Durakta bekleyene de yazık” diyor bir genç kız. “Pardon” diyerek insan ırmağını yara yara ilerliyor bir adam. “Kaptanım kılimayı açıver” diye sesleniyor biri. Madalya misali elden ele dolaşıyor kartlar. Birinin telefonu çalıyor, daha o cevap veremeden aloooo diye böğürüyor biri. Kimi gazetesine gömülüyor, kimi telefonuna. Otobüsün de durumu bizimkinden farklı sayılmaz aslında. Cebi çikolata dolu yetişkinin etrafını saran çocuklar gibi sarmış etrafını taksiler, minibüsler. Bastonuyla yokuş çıkmaya çalışan ihtiyar edasıyla durakalka ilerlemeye çalışıyor kalabalık caddede. Otobüsten beş durak önce iniyorum bu sabah. Hem yürümek, hem bir sigara yakmak istiyor canım. Caddeden saparak kestirmeden gitmeyi planlıyorum. Ne iyi ettim şu otobüsten inerek. Daha bana bile yetişemedi garabim. Yan sokağa sapar sapmaz bir otomobilin çığlık çığlığa freniyle irkiliyorum. Fren susup yerini korna sesi ve Yaşar’ın kahkahası dolduruyor. “Gel lan gel hızlı aşık” diyor. Ne alakası var diyerek biniyorum arabaya. Alakası yok mu gerçekten? “Mete” diyor Yaşar bütün ciddiliğiyle. “Kendini kaptırma derim ben. Tamam Aslı iyi kızdır, hoştur falan ama bu cana yakın tutumunu yanlış anlarsan üzülürsün sonra.” Neden bimdim bu arabaya sanki? Adam da haklı diyor içimdeki ses. Şu an o bilirkişi, sen hiçbir fikri olmayan hakim. Hatta hakim bile değilsin. Tama diyorum Yaşar’a tamam bu konuyu müsait zamanda uzun uzun konuşalım. Bu konunun konuşulmayacağını Yaşar biliyor mu bilmem ama ben bal gibi biliyorum. Tamam Yaşar iyidir ama samimiyetimiz daha böyle konular konuşabilecek kadar ilerlemedi diyorum kendi kendime. İçimden bir ses yükseliyor. Peki diyor peki ya aslı’yla?Yaşar’dan on gün sonra tanıştığın Aslı’yla durumun nedir? Bu çelişkiler öldürecek beni.
Haftasonu buluşuyoruz Aslı’yla. Bu benim en güzel haftasonum. Hava egzoz ve lağım karışımı kokuyormuş kimin umurunda. Dünya her şeye rağmen güzel ve Aslı ne kadar güzel bakıyor dünyaya. Fikirleri, gülüşü, yürüyüşü, duruşu, oturuşu, istemediği bir şeye istemiyorum deyişi bile ne güzel. Beni güvenilir bulmuş olacak ki ailesinden geçmişinden hatasıyla sevabıyla ne var ne yok döküyor. Bir günlük defteri gibi hiç araya girmeden dinliyorum. Bu da onun hoşuna gidiyor. Anlattıkça açılıyor, açıldıkça anlatıyor. Kimse dinlememiş mi bu kızı? Kararımı veriyorum. Bir sonraki buluşmada evlenme teklif edeceğim. Kuyumcudan iki yüzük alıyorum. Zaman geçmek bilmiyor. Haftasonuna daha çok var. Perşembe günü neşe içinde odama bir güneş gibi doğuyor Aslı. Elini kaldırıp “çak” diyor. Elimle yavaşça eline vuruyorum. Onu mutlu eden neyse beni de mutlu edecektir. Otursana diyorum. Nedir seni böyle sevindiren? “Ne kadar mutluyum bilemezsin” diyor. Gözleri gülüyor. “Evlenme teklifi aldım. Uzun zamandır bekliyordum biliyor musun. Bir ara hiç etmeyecek sandım.” Cümleleri bir bomba gibi düşüyor odama. Her yer dönmeye başlıyor. Kendimi toparlayıp ö öyle mi? Te teb tebrik ederim diyorum. “Ne oluyorsun Allah aşkına mete?” Diyor. Bir anda boğazım kaşındı diyorum. Çantasından su çıkarıp uzatıyor. “Al” diyor. “Hiç içmedim bundan daha kullanılmadı yani.” Keşke içseydin diye geçiriyorum içimden. Sıranın bana geldiğini hissedip toparlanıyorum. Duyguların katran girip berrak bir pınar gibi çağladığı bir arıtıcıya dönüşerek sevincini paylaşma rolü yapıyorum. Elimi kaldırıp bu kez ben çak derken, ceketimin cebinden kutu yere düşüyor. Bir şey düşürdün diyerek yüzüklerin bulunduğu kutuyu uzatıyor. Arenada son darbesini yemiş, ölümü bekleyen boğalar gibi hareketsiz kalıyorum.
Mustafa DOĞAN

TOKAT

Tokat

Her zaman hoşuma gitmiştir Mehmet ağabeyi kızdırmak. Kornaya asılıp giriyorum park yerine. Mehmet ağabey küfürler ederek yürüyor şoför pencereme. Bir yandan da sustur şunu anlamında işaretler yapıyor. “Kes şunu be… Kafamızı becerdin ulan.” Gülümseyerek istop edip kapıyı açıyorum. “Dost düşman görsün geldiğimizi be abi. Dünyada man, ahrette iman demişler.” Ahmet ağabey sesleniyor. “Çay hazır.” Mehmet ağabey ile el sıkışıp Ahmet ağabeyin yanınba yürüyoruz. Ahmet ağabey gülümsüyor. “İyi ettin bu ite; Biz sıkıntıdan patlayalım burada, beyimiz yayılsın kasaya uyusun. Tam zamanında asıldın o kornaya. Nasıl fırladı görmen lazımdı” diyor ve kahkahalarla gülüyor. Affetmem diyorum. Zaman ayarım iyidir. Küçük tüpün üzerindeki çaydanlık bir buharlı gemi gibi savuruyor dumanını. “Kaynanan sevi” derken kendine geliyor Mehmet ağabey; “Sen bekardın doğru ya, kaynanan sevecek” diyor. Mehmet ve Ahmet ağabeyler ikiz kardeşler. Mehmet ağabey 6 sene önce evlendi. O karşı dairemde oturur, Ahmet ağabey üst katımda. Resmen beni kuşattınız birinizle değişelim evleri desem de oralı değiller. Çok yardımını görmüşümdür bu iki kardeşin. Evimi onlardan taksitle aldım. Kamyon için hala onlara ödeme yapıyorum. Beni üçüncü kardeşleri bildiler. Aslına bakarsanız benim de onlardan başka kimsem yok gibi bir şey. Mehmet ağabey daha neşeli cana yakın bir adamdır. Ahmet ağabey biraz daha soğuk, mesafelidir ama mesafeli hali bile çoğu candan insana taş çıkarır. Sadece Mehmet ağabeye göre biraz soğuktur hepsi o kadar. Kulağımın dibinde patlayan maden suyu şişesiyle sıçrayınca, iki kardeşin ikisi birden kahkahalara boğuluyor. Mehmet ağabey kol hareketi yapıyor, Ahmet ağabey “etti bir bir anadın mı“ diyor. Çaylarımızı içip ayrılıyoruz “Mehmet abi” diye bağırıyorum. Tam kamyonuna binecekken arkasını dönüp bakıyor. Ne söyleyeceğimi merak ediyor. Yok bir şey deyip gülerek kamyonuma biniyorum. Onlar deterjan fabrikasına, ben elektronik fabrikasına doğru yola çıkıyoruz. Onlar Samsun’a, Ben Yozgat’a gideceğiz. Onlar çift şoför ben tek… Evin ve arabanın taksitlerinden değil yanıma şoför almak, sikortayı bile yaptıramadım. Allah’tan Mesut beni tanır da sıkıntı çıkarmadan verdi yükü. Kaç defa “aman ağabey beni yakarsın” dediğini saymadım tabi.
Yükleme işi akşama kadar sürdü. Televizyonlar, bilgisayarlar, fotokopi cihazları. Kazasız belasız gitmem lazım. Bunların başına bir şey gelirse, satıp kurtulmak için ev gibi iki ev, bunun gibi de iki kamyon daha lazım. Mehmet ağabeylerle anlaştık; Samandra’ya kim önce varırsa diğerini bekleyecek. En azından Samsun yol ayrımına kadar beraber gideriz. Yola koyuldum. Fatihsultanmehmet köprüsünü geçerken yine o hise kapıldım. Memleketin kralı be. Samandra’ya vardığımda Mehmet ağabeyleri beni bekler buldum. Bir dürümcüde karnımızı doyurup, bir yerde çayımızı içip çıkalım dedik. Hava alaca karanlıktı. Yolcu yolunda gerek.
Şoförler bilir. Karanlık, son aydınlatma direğini de yutmadan gece yolculuğu başlamış sayılmaz. Otobanda Mehmet ağabeylerle takip mesafesini korurken, hadi anlamında bir işaret yapıp hızı artırdılar. Bu, yol müsait yarışıyoruz demekti. Ben de hızımı artırdım ve iyice yaklaştım. Yol kalabalıklaşınca da yarışı bıraktık. Teyibe son yaptırdığım karışık kaseti taktım. Yükün kasamı doldurduğu gibi Müslüm baba da kafamı dolduruyordu.
“Gökyüzü hüzünlü matem var sanki,
Kim bilir kaç seven sabah bekliyor.”
Mehmet ağabeyleri geçip gittiğimi güç bela fark ettim. Anlaşmamıza göre gerede’de mola verip birbirimizi bekleyecektik. Sigaramı yakıp, şeridimi ayarlayıp levhaları takip etmeye başladım. Her yola çıkışta aynı hissi yaşarım. Hayat bir annedir, biz de çocuk. Annenin “o tabak bitecek” diye bağırması gibi bağırır hayat. Çocuğun tabağındaki yemeğin eksilmesini izlemesi gibi izlerim beşer onar azalan kilometreleri. Çocuğun sanki o son yemekmiş gibi rahatlamasıyla rahatlarım yolculuklarım bitince.
Yolu bölmüşler. Ben sıyırdım ama arkada yığılma var. Karşımdan hızla mavi bir otomobil geliyor. Bu salak ne yapıyor böyle? Sağa kaçıp yol veriyorum. Otomobilin fren sesi benim teyibin sesini bastırıyor. Benim durmamam lazım. Ben durmaya çalışıysam, girer altıma bu geri zekalı. Emniyet şeridinden güçlükle sıyırıp geçiyorum. Otomobilin direksiyonundaki çocuğun yüzünde ölüm korkusunu görüyorum. Camı açıp arkama bağırıyorum. Geberecen lan pezevenk. Kendikendime söyleniyorum o kadar adam enayimi bu yola çıkmıyor. Bir sen mi uyanıksın onun bunun çocuğu. Yine şeridime girip devam ediyorum. Gerede’ye geldik bile. Anlaştığımız kamyoncu konağına girip, arabayı gözümün önünde olacak bir yere çekiyorum. Mehmet ağabeyler trafiğe takıldı. Bir süre gelemez onlar. Masaya geçip bir çay söylüyorum. Yan masada bir muhabbet var. İster istemez kulak misafiri oluyorum. “Bu manyak lan” diyor biri. “Ne manyaklığımızı gördün lan” diyor öbürü. “Bak anlatayım” diyor. Masada dört kişi var. Diğer ikisi susmuş onları dinliyor. Tabi ben de. “Bu sığır geçenlerde bir otobüsçüye kızmış.” “Öyle değil” diyor öbürü dur ben anlatayım. “Bursa’ya gidiyorum anadınmı. Kasa yok götümde. Zaten bursa’ya da yeni kasa taktırmaya gidiyorum.” “Sadete gel lan” diye araya giriyor öbürü. “Patlama oğlum” diyor. “Neyse dedim ya araba boş. Arkadan bir otobüs geldi bir havalar, bir havalar. Şoförü ayrı artist mavini ayrı artist. El hareketleri falan. Ulan senin de altındaki Mercedes, benim de altımdaki Mercedes. Üstelik senin arkanda kırk can var. Benden günah gitti dedim bir kökledim gazı. İş bitip yollar ayrıldığında balatalarda cıgara yak.”
Mehmet ağabeyleri kapıda görünce diğer masaya ilgimi kaybediyorum. Şimdi roller değişiyor. Artık bizim masamız da bol kahkahalı, neşeli, şamatalı bir hale geliyor. Karnımızı doyurup, çayımızı içip, Elmadağ’da buluşmak üzere sözleşip, yola çıkıyoruz.
Azapderesi’nde Mehmet ağabeyler öne geçtiler. Gerede’den kızılcahamam’a gelinceye kadar üç tane tilki, bir tane de tavşan çıktı yoluma. Hayırdır diyorum. Bu her zaman böyle olmaz normalde. Ankara’yı transit geçiyoruz ama biraz uyku bastırıyor. Şu Elmadağ’a bir gelseydik. Yine teyibe kaseti takıyorum. Ferdi Tayfur konuk oluyor arabama.
“Söyleyecek sözüm yok,
Her şeyi Tanrı bilir.”
İşte geldik Elmadağ’a. Yine masamızı kuruyoruz. Altıma girecekken son anda yırtan mavi arabayı anlatıyorum. “Biz onu tepeden gördük lan” diyor Ahmet ağabey. Bizi gören de evimizin balkonunda falan zannedecek. Mehmet ağabey yine çakmağıyla kulağımın dibinde maden suyunu patlatarak açıyor. “İki iki” diyor sıçradığımı görünce Ahmet ağabey. Sen dur diyorum sen dur. Nasıl olsa ben onu yakalarım. Uykunun en güzel yerinde en az bir metre havaya zıplatmazsam bana da Tuncay demesinler, başka bir şey desinler. “Siktir lan” diyerek gülüyor Mehmet ağabey. Mola süresinin yeterli olduğuna kanaat getirip tekrar yola çıkıyoruz. Ankara’da uyku bastırması aklıma geliyor. Siz gidin ben bir lavaboya uğrayım diyorum. Bundan sonra yol ayrımı olduğundan mola için sözleşmiyoruz. Hadi hayırlı yolculuklar, İstanbul’da görüşürüz diyerek ayrılıyoruz. Yüzüme soğuk sular çarptıktan sonra yola koyuldum. On kilometre kadar gidip rampa aşağı dikilince yolda bir tuhaflık olduğunu fark ettim. Bir aracın tepe lambaları yanıyordu. Biz şoför milleti yolda kaza görmeye alışkınızdır. Kaza gördüğümüzde de ilk ölü var mı diye bakarız. Bu tepe lambaları her şeyin işareti olabilir. En başta kazanın. Hızımı yavaşlatıyorum. Kamyon Mehmet ağabeylerinkine ne kadar da benziyor. Polis girme diye işaret yapıyor. Arabayı sağa emniyet şeridine çekip, arkadan çarpmasınlar diye de bir iki duba koyup yürümeye başlıyorum. Allah’ım bu Mehmet ağabeylerin arabası. Ne oldu acaba? Birden ayaklarım kaymaya başlıyor. Buz üstünde yürür gibi yürüyorum. Polislerden biri bana doğru geliyor. Beyefendi dikkatli olun yerler kaygan diyor. Biz bu adamların gözünde ne zaman beyefendi olduk? Her zaman kaptan aşağı, kaptan yukarı… Polise yaklaşıp ne oldu? Diye soruyorum. “Öndeki kamyon yağ yüklüymüş” diyor. Bu arada Mehmet ağabeylerin kamyonunun yanına geldik ve benim dikkatim polisin söylediklerinde. Yağ bidonlarından bir kaçı yola düşüp patlamış. Şu kamyon,” Mehmet ağabeylerin kamyonunu gösteriyor. “Hemen arkasındaymış. Kayarak üst geçitin ayağına bindirmiş.” Kafamdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi oluyorum. Kamyonun önüne koşuyorum. Ayaklarımın kayması falan umurumda değil. Kamyonun önüğ, kola kutusu gibi ezilmiş. Tecrube içimden bağırıyor. “Böyle bir arabadan sağ çıkılmaz.” Bu arabada iki kişi vardı nerede diye soruyorum. Polis, “Tanıyor musun?” diyerek duvarın dibindeki gazete kağıtlarını gösteriyor. Gazete kağıtlarını kaldırıp Mehmet ve Ahmet ağabeylerimin kırmızıya boyanmış cesetleriyle karşılaşıyorum. Mehmet ağabey nanik yapar gibi bakıyor. Ahmet ağabey “üç iki” der gibi sanki. Gözlerimden yaşlar boşalıyor. Anladık her yere beraber giderdiniz ama bari ölüme beraber gitmeseydiniz be abi diyorum. Beraber gideceğiz bu dünyadan diye beraber gelirken mi sözleştiniz?
Bir el omzuma dokunuyor. “Karakola gidelim, hem ifade verin, hem de kimlik tesbiti için yardımcı olun” diyor. Polis arabasına bir tekerli bavul gibi götürülüp bindiriliyorum. . Karakola gidiyoruz. Polisin rutin sorularına otomatik cevaplar veriyorum. Polis telefonu uzatıp “evlerini arar mısınız?” diyor. Ahmet abinin evinde telefon yoktur. Mehmet abinin ev numarasını ezbere bilirim. Numaraları tuşlayıp bekliyorum. Üçüncü çalmada açılıyor. Telefonu kızları Buse açıyor. Buse’nin beni tanımaması için dualar ediyor ve sesimi biraz daha kalınlaştırıyorum. Küçük diyorum ismini bilmezmiş gibi. Orada büyüklerinden biri var mı? “Baba attah gitti” diyor. Anne evde mi? Diyorum. “Anne evde değil bikerem balkonda” diyor. Anneyi telefona çağırır mısın diyor ve telefonu masaya bırakıp hıçkırıklarla koltuğa yığılıyorum. Polisin kaza ve hastane dediğini duyuyorum. Sonra yine bir çuval gibi polis arabasına binip kaza yerine gidiyorum. Polislere aileye benden söz etmemelerini rica edip kamyonuma ilerliyorum. Yolu yıkayıp temizlemişler, Mehmet ağabeleri ambülansa alıyorlar. Kamyon için de bir çekici gelmiş. Polis, “İyi misin kaptan? Arabayı kullanabilecek misin?” diyor. Akşam akşam başka bir kazayla daha uğraşmak istemiyor olmalı. İyiyimdiye yalan söylüyorum. Devam etmek zorundayım. Sırtımdaki bu servetle güzelgah dışına çıkamam. Allah belasını versin böyle işin. Kontağı açmamla teyip çalışıyor hemen kapatıyorum. Artık Mehmet abi yok; Ahmet abi yok. Ne yaparım ben şimdi tek başıma? Yine uyku bindiriyor. Kafamı camdan dışarı çıkarıyorum. Sanki yüzüme vuran soğuk rüzgar değil sabunlu soğuk su. Gözlerim cayır cayır yanıyor. Bir süre daha gidiyorum. O da nesi? Bu koca trenin kara yolunda işi ne? Şoför mahallinde Ahmet ve Mehmet ağabeyler yanyana oturuyorlar. Nasıl yani ya? Diyorum. Siz neden buradasınız? Ben hatırlayamadım da sizin araba falan bozuldu yardım çağırmaya, usta bulmaya falan mı gidiyoruz? Treni siz de gördünüz mü? Diyorum şaşkınlıktan ağzım açık şekilde. Karayolunda giden tren yapmışlar; az önce karşı şeritten geçti. Hem bunların suratı ne böyle? Mehmet ağabey öfkeli. “Ne yaptığını zannediyorsun sen lan?” Diyor. “Yanımıza gelmeye mi niyetlisin?” diyor Ahmet ağabey. Zaten yanınıza geliyorum; istanbul’da görüşürüz dedik ama siz nasıl olduysa burada, benim arabadasınız diyorum. Mehmet ağabey ani bir hareketle direksiyonun üzerine sıçrıyor. Abi ne yapıyorsun? Diyorum. Frene basmam lazım ama ayaklarım arabanın tabanına çivilenmniş gibi yerinden kalkmıyor. Ellerimi Mehmet ağabeye uzatıp onu kenara çekmem lazım ama kollarıma yüzer kilo ağırlık takılmış güçlükle oynatabiliyorum. Ulan biz yoldayız. Bağırıyorum, avaz avaz bağırıyorum ama anlamsız kelimelerle. Mehmet ağabey sol yanağıma okkalı bir tokat patlatıyor. Sıçrayıp kendime geldiğimde başımın sol cama düştüğünü fark ediyorum. Araba emniyet şeridine kaymış, sağa sağa çekiyor. Hemen direksiyonu toparlıyorum. Sağ tarafıma baktığımda Allah korumuş diyorum; Allah korumuş. Küçük balıklar için açılmış bekleyen balina ağzı gibi derinliği yüzlerce metreyi bulan bir uçurum var sağda. Torpidoya bir yumruk atıyorum. Ulan ölünüzün bile faydası var be ağabey, diyorum. Ölünüzün bile faydası var.
Mustafa Doğan

İŞTE ÖYLE DOSTUM

Çeker dostum.
Hepimizi bir günah çeker.
Kuşanır yalanları çıkarız aşk meydanına.
Sergileriz tiyatroların en gerçeğini.

Biter dostum.
Hepsi gibi o yalan da biter.
Meydandan dönme vakti gelince.
Kapanır perdeleri tiyatroların.
Bitmeyen ne var dünyada.
Oyalan da bitmez zannettiğin neler neler biter.

Yaşar dostum
Bizimle bir acı yaşar.
Örüverir ağır ağır yalnızlık duvarlarını.
Kalıverirsin bir şehir dolusu yalnızlıkla.

Yanar dostum.
Ceplerindeki kül hala yanar.
Hani gülmek zorunda kalırsın da arada
Gören de seni mutlu mesutsanar.

Gider dostum.
Durdurulamaz bir trendir yıllar dağ başında.
Geçmişi düdüğüne takmıştır.
Umutlardır arkasından dökülen.
Koşarsın umutsuzca peşinden.

Mustafa DOĞAN