Çikolatalar bize yıldızlar kadar uzak

1999.
O gün hararetle siyaset tartışılıyor derneğin lokalinde. Tartışmanın uzağındayım. Köşeme çekilmiş çayımı yudumlarken: Yusuf girdi kapıdan. “Hey! Millet” diye bağırdı. Tartışanların sesini bastıramayınca dahada yükseltti sesini… “Hey! Bir susun da dinleyin burayı.” Sesler yavaş yavaş azalıyor. “ Sınav sonuçları açıklanmış; listeyi kurumun kapısına asmışlar.”
Siyaset tartışması sanki hiç olmamış, bıçakla kesilmiş gibi yok olurken,
Aniden bir hareketlenme oluyor. Lokal, uçağı kalkışa hazır yolcuların bekleme salonu gibi telaşsızca boşalıyor. Ben de ayaklanıyorum. Eh artık 23 yaşına gelmiş adamım. Önünde sonunda bir işe girmem, emeğimin karşılığını alıp büyüklerin lafıyla bir baltaya sap olmam lazım.
Kurumun önü anababa günü. 18 kişi alınacak 367 kişi baş vurmuş. Listeye ulaşmak neredeyse imkansız. Afrika’da yardım kamyonuna saldıran yoksullar gibi sokuluyoruz listeye. Sokuluyoruz sokulmasına da liste okuyacak göz nerede? Birilerine rica ede ede sınavdan 92 poğan alarak mülakata hak kazandığımı öğreniyorum. Yeniden derneğin lokaline dönüyorum.
“Sen ne yaptın?” Diyor İsmail. “Nedir durum?” diye soruyor Yusuf. “Sen halletmişsindir” diyor. Adem. 92 poğan diyorum. Sevinç sesleri yükseliyor arkadaşlardan. Durun diyorum. Durun daha bitmedi. Mülakatın ne olacağı belli olmaz. Bu iş bitti saymıyorum ben. Akşama yolculuk var diyorum. Yarın İzmir’e ege üniversitesine, Bir sonraki gün İstanbul’a Mimarsinan üniversitesine, Daha sonraki gün: Giresun’a orman müdürlüğüne sınav için gideceğim. Geçen hafta otobüslerle 2450km yolkatetmişim. Sınavdan sınava koşuyorum bunarağmen hala işsizim. Otobüs parası, kalacak yer parası, yeme içme cabası… “Hepimiz aynıyız be kardeşim” diyor Cemal. Oyalanmamak lazım diyorum; akşama yolculuk var.
Mülakat gününe kadar şehir şehir geziyorum. Mülakat günü bir sınav da Allah’utealadan geliyor. Yok böyle bir yağmur. Şemsiyeler rüzgarda adeta bir filin önündeki fidanlar gibi parçalanıyor. Yağmur taneleri, tüfek saçmaları gibi çarpıyor yüzüme yüzüme. Kendimi güçlükle kurumun bekleme salonuna atıyorum. Yerler halıfleksle döşenmiş. Geniş, ferah, en önemlisi de sıcacık salonda kendime bir köşe buluyorum. Kimseyle konuşacak halim yok. Yağmur gömlek ceplerime,iliklerime kadar işledi. Eksikliği her an hissedilmiş bir dosta sarılır gibi sarılıyorum kalorifer peteklerine. Ne kadar da yumuşak ve rahat bir koltuk. Bıraksalar da şurada yarın sabaha kadar uyusam diye geçiriyorum içimden. Kalabalığın Uğultusu salonun tavanında dolaşıyor. Arada uğultuyu yırtan gür kahkahalar da olmasa, bilinçli yapılan bir aktiviteye benzeyecek sanki. Yağmur artık yüzümü değil de salonun camlarını dövüyor. “Bu ne lan kıyamet mi kopacak?” diyor biri. “Allah dışarıda olanın yardımcısı olsun” diyor öbürü. -- Amin diyorum içimden. Dışarıdaki keşmekeşi fark ettikçe içeride olmanın keyfini çıkarıyorum. Davudi bir erkek sesi tepemizdeki hoparlörden yükseliyor: “Sayın adaylar; Birazdan mülakat için isimler okunmaya başlanacaktır.” Kısa bir sessizlikten sonra uğultu yine tavandaki yolculuğuna başlıyor. Kapanan gözlerime engel olamıyorum. Uykuya yenik düşmek üzereyim ama ya adım okunur da kaçırırsam diye düşünüyorum.
1984.
Otogarı şehir yutmuş, şehri de duman. Akciğerlerimiz: kömür dumanı, yanmış mazot ve yağ kokularının işkalinde. Akşamın soğuğuyla çöken sis de eklenince göz gözü görmüyor. Babam, elinde kahverengi bir bavulla önümüzden yürüyor. Annem, elimi sıkıca tutmuş arkasından gidiyoruz. Gri duman babamı da yutmak üzere. Çığırtkanlar: taze av bulmuş yırtıcı edasıyla saldırıp çekiştiriyorlar. Babam, ters cevaplar vere vere Onları başından savuşturuyor. Zorda olsa ilerlemeye çalışıyor. Yeşil, mavi ve beyaz renklere boyanmış bir otobüse biniyoruz. Bu sıcak dev kutunun: Ayrılığın, hasretin, hüznün giriş kapısı olduğunu, hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını nereden bilebilirdim ki?
1999.
“İsimleri okumaya başlıyorum” diyor ve ilk ismi okuyor davudi ses. Gözlerimi açamıyorum. Etrafta olup bitenler çok silik. Alfabetik sıralama yapıldığını fark ediyorum. Benim sırama daha çok olduğunu anlıyorum. Hala o otobüsün içindeyim.
1984.
muavinin havalı “gel gel” haykırışı davudi sesten daha belirgin. Otobüs, manevralar yaparak ayrılıyor otogardan. O zaman farkında değildim ama meğer gerilerde kalıyormuş memleket. Meğer gerilerde kalıyormuş hayatın en güzel dönemlerinden biri.
Bütün ışıklar sönmüş kimin umurunda? Annem yanımda oturuyor, kim korkar karanlıktan. Şoförün kısık sesle dinlediği müzik, uyuyanların horultularına karışıyor. Annemin iç çekişleri ve zamansız hıçkırıkları tüm sesleri bastırıyor. Kafamı cama dayamış, bir bir geride kalan kamyonları, birer hayalet gibi yalnızca karartılarını fark edebildiğim ağaçları izliyorum.
1999.
“Beyza Aladağ” diye sesleniyor davudi ses uzaklardan. Benim adımın okunmasına daha çok var.
1984.
Sabahın ışıklarıyla Bir şehre giriyor otobüsümüz. Şoför, müziğin sesini biraz daha yükseltiyor. Yolcular: emir almış gibi toparlanmaya başlıyorlar.
1999.
Davudi ses: “Cihan gülcü” diye sesleniyor. Uzaklardan duyulan bir hıçkırık davudi sesin arkasında kalıyor.
1984.
Yeryer paslanmış bir demir kapıdan: içinde iki katlı bir bina olan bahçeye giriyoruz. Babam: “nihayet gelebildik. Çok şükür diyor” rahatlamış bir sesle. Annem, “Hani okula gitmek istiyordun ya oğlum, okulun burası bak ne güzel.”derken, sesindeki titremeye engel olamıyor.
1999.
“On beş dakika ara verilmiştir” diyor davudi ses uzaklardan.
1984.
Okul müdürü: bizi merdivenlerde karşılıyor. “Hoş geldiniz” diyor. “ Kayıt için geldiniz galiba.” Benim elimden tutup bahçede bir sandalyeye oturtuyor. Elindeki makine ile saçlarımı 3 numara traş ediyor. Annemin, “Önümüz kış üşümez mi?” yakınmalarına: “Bitleniyorlar efendim!” diyerek cevap veriyor. Ayrılık zamanının geldiğini hissediyorum. Kolayı var. Annemin bacağına sımsıkı sarılırsam beni burada bırakamazlar. Dediğimi de yapıyorum ama müdürün azarı tokattan daha etkili oluyor. “Geç sınıfına.” İstemeye istemeye bırakıyorum annemin eteğini. Annemler çaresiz beni orada bırakıp gidiyorlar. Sınıf öğretmenimiz: bize okulu gezdiriyor. Babamın taşıdığı kahverengi bavul bir dolabın önüne konmuş. Benim durumumda olan başka çocuklar da var. Ben, sıra beklediğim için geç kaldım akranlarımdan bir yaş daha büyüğüm:” 8 yaşındayım” ama zamanında gelemediğim için 7 yaşındaki sınıf arkadaşlarımla birlikteyiz. Öğretmen: “hadi bakalım çocuklar yerleştirin kıyafetleri dolabınıza” diyerek, Bir taraftan da ne yapılması gerektiğini anlatmaya başlıyor. “Çamaşırlarınızı raflara güzelce koyacaksınız. Ayakkabılar en alt rafa. Montlarınızı askıya asın. Atletlerinizi üst rafayerleştirin.” İyi ama Nasıl bozulur bu bavul? Annemin tek tek katladığı o çamaşırlar nasıl kıyılıp çıkarılır yerinden? Çoraplardan birini alıp cebime koyuyorum. Hıçkırıklarımız: burun çekme seslerimize karışıyor. Ağlama sesleri koro halinde yükseliyor.
1999.
Davudi ses: “İsimleri yeniden okumaya başlıyorum.” Diyor tepemizdeki hoparlörden ve ilk ismi çağırıyor.
1984.
Dolap yerleştirme işi bitince öğretmenimiz bizi yatakhaneye götürüp yataklarımızı gösteriyor. Benim yatak soldan dördüncü ranzanın altı. Böylece sekiz yaşımda ranzayla tanışıyorum. Öğretmen anlatmaya devam ediyor. “Yat zili çalınca pijamalar giyilecek, pijamalar giyildikten sonra da ayaklar yıkanacak, Sabah kalk zili çalınca kalkılıp yüzler yıkanacak, yataklar düzeltilecek, yemek zili çalınca kahvaltı için yemekhaneye inilecek. Hadi bakalım şimdi sınıfımıza gidiyoruz.” Göğsüm sıkışıyor. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Etrafımdaki çocuklara memleketlerinin buraya kaç saat uzaklıkta olduğunu soruyorum. Kimi üç diyor, kimi beş. Neden benimki 14 saat diyor ve daha çok ağlıyorum. Öğretmen bizi susturup şarkılar öğretiyor.
Fış fış kayıkçı,
Kayıkçının küreği.
1999.
Davudi ses: “Hasan Gürbüz” diye birini çağırıyor yine uzaktan. Güçlü bir ses, “buradayım” diye patlıyor. Derinde gülüşme sesleri.
1984.
Okulda ilk günümüze yırtıcı bir zil sesiyle uyanıyoruz. Öğretmenin tembihlediği gibi yatakları düzeltmeye çalışıyoruz. Çünkü, artık ardımızdan yataklarımızı toplayacak anneler ve ablalar çok uzaklarda. Hele bir de altını ıslatanlar var ki, içler acısı. annelerini ve ablalarını yanlarında bulamamak bir yana, onca acıtıcı duygularına utanç ve korkuları da ekleniyor. Giyiniyor ve aynı zilin emriyle yemekhaneye iniyoruz. Metal bardaklardan şekeri önceden atılıp karıştırılmış çayı içmeye çalışıyoruz. Elimizi dokunsak elimiz, dudağımızı dokunsak dudağımız yanıyor. İkinci bardak çay yok. Peynirin, yumurtanın, zeytinin fazlası yok. Zile yatmayı, zille kalkmayı, zille yemeği, zille dinlenmeyi öğreniyoruz ilk önce. Öğle yemeklerimiz: metal çok gözlü tabaklarda geliyor. Akşam yemeklerimz de öyle. Halen en güzeli dahi yapılsa, dönüp bakmayacağım yemeklere o yemekhanede küsmüşümdür. Belli saatlerde belli şeyleri yapmaya programlanmış makineler gibiyiz. Dersleryetmezmiş gibi, akşamları etütler yapıyoruz.. Gönlümüzce oyun oynamaya vakit kalmıyor.
1999.
“İlhan Yaman” diye sesleniyor davudi ses. Alfabetik sırayı fark edenler salona girip girip çıkıyorlar. Artık camdan yağmur vuruşları duyulmuyor. Sıra: yavaş yavaş benim adıma yaklaşıyor.
1984.
Okula geleli üç ay oldu. Annemin katladığı çoraplar hala cebimde. Artık her gün ağlamıyorum ilk haftalarda olduğu gibi. Öğretmen, üzerinde altı tane delik olan bir takozun üzerinde okuma yazma öğretiyor artık. Bu akşam yılbaşı kutlanacakmış. Nasıl bir şeydir bu yıl başı? Ve neden kutlanır? 1984 yılından 1985 yılına giriyormuşuz. Okulun koridoruna: sıralar dizilmiş. Masanın üzerine 37 ekran bir televizyon konmuş. Hepimiz koridordayız.
Öğretmen beni çağırıp telefonu elime tutuşturuyor. Ailemden telefon geldi zannedip sevinçten havalara uçuyorum. Öğretmen: “müzik dersinde söylediğin o şarkıyı söyle” diyor. Evdeki teyibin kasetinden dinleyip durduğumuz: o arabesk şarkı Ceylan’ın sesiyle kafamda şekilleniyor melodi.
Ateşten sıcaktır ana kucağı,
Ağlatıyor beni gurbet ocağı,
Ayrılık vuruyor bana bıçağı,
Ağla anam ağla dönerim bir gün,
O nazik elinden öperim bir gün.
Telefondan bir kadının hıçkırıkları duyuluyor. Yıl başı eğlencesinden feragat edip, bizim için üzülen o güzel insanın kim olduğunu hep merak etmişimdir.
1999.
“Kamil Kuru” diye sesleniyor davudi ses. Gözlerimi hafifçe aralıyorum. Ortamda ilk geldiğim loş aydınlıktan eser yok. Güneş ışığı: florasanları çoktan bastırmış gibi görünüyor.
1989.
Artık beşinci sınıftayız. Hormonlar ne yaparsa yapsın, duygular hangi oyunu oynarsa oynasın, bakamayız kızlara başka türlü. Bizler onlarla kardeş olarak yetiştirildik. Çocukluğumuzu: bir binaya ve bahçesine gömerek atıyoruz ergenliğe ilk adımlarımızı. Yıllarca bir bakkala gitme özgürlüğümüz olmadı. Çikolata yıldızlar kadar uzaktı bizlere. Çıplak ayakla bir halının üzerine basamadan eskittik ayaklarımızı gün boyu ayakkabılar içinde yıllarca. Ondandır belki hala bir çocuk gibi halı üzerine uzanıp kalışlarımız. Zorlu yatırımlardı yaptığımız. Benzer şekilde tamamladık eğitim hayatımızı. Müdürler değişti, öğretmenler değişti, binalar değişti, şehirler değişti, değişmeyen tek şey bizim kaderimizdi.
1999.
Bizi merdivenlerde karşılayan müdürümüz karşımda beliriyor. Arkasında annem ve babam… “Emeklerini satmanın zamanı geldi yavrum” diyor annem. “Hadi koçum!’ göreyim seni” diyor babam. Müdür bey davudi sesiyle sesleniyor: “Mustafa Doğan, Mustafa Doğan” sesi gittikçe yükseliyor. “Mustafa Doğan, Mustafa Doğan.” Sarsılarak uyandırılıyorum. “Ulan oğlum uyumanın sırası ?mı” diyor Cemal: “İyiki bulabildik seni burada” diyor Yusuf. “Bu kadar sıklıkla otobüs yolculuğu yaparsan, böyle olur işte” diyor adem. “Belki bu kez gerçekten kaderin değişir” diyor İsmail. Heyecanla mülakat odasına yöneliyorum.
Karşı masada biri kadın dört kişi oturuyor. “Hoş geldiniz” diyor biri. Hoş buldum diyorum. Bana ayrılan koltuğu kendiliğimden baston kullanmadan bulabilmem dikkatlerini çekiyor. “Görüyor” diyor biri. Diğeri kafa sallıyor. Sağda oturan, “Bağımsız hareket edebiliyor musunuz?” diye soruyor. Yazı okumama yetmese de biraz görebiliyorum, bana yetiyor diyorum sakince. “Yazı okuyamıyorum diyorsun. Burada ne iş yapacaksın?” diyorlar. Telefon santralinde çalışabilirim diyorum. Hemen soruyu yapıştırıyorlar. “Telefonu kim buldu?” Alexander Graham Bell diyorum. “Telgrafı?” diye devam ediyor aralarından biri. Dalga geçiyorlar diye geçiriyorum içimden. Ama yine de vaz geçmeye niyetim yok. William Cooke ve Charles Wheatstone diyorum. Bize bir dilekçe yazmayı başarırsan seni işe alabiliriz diyor kendinden emin bir ses. Yazı okuyamadığımı söyledim ama yazabilirim diyorum. Bir daktilo getirebilir misiniz? Kendinden emin sesin sahibinin işaretiyle önümdeki masaya bir daktilo konuyor. Kağıdı takıp kuruma, on parmak yöntemiyle, bu işe ihtiyacımın olduğunu bildiren bir dilekçe yazıyorum. Kağıdı çıkarıp uzatıyorum. Elden ele dolaşıyor yazdığım dilekçe. “Çıkabilirsiniz, biz sizi arayacağız diyorlar.
Memur adayı olarak çıktığım kurumdan öğrencisi olduğum üniversitenin kampüsüne gidiyorum. Burslarım kesilmese, hiç gerek yok bu sitresi yaşamaya diyorum kendi kendime.
Bir yandan vize ve finallere çalışırken, diğer yanda da şehir şehir gezip mülakatlara katılmaya devam ediyorum. Yine dernek lokalinde öğreniyorum sonuçların açıklandığını. Kazananların arasında adım yazılı. Kuş bakışıyla hiçbir işe yaramayan biz toplum yüklerinden, öğretmenler, avukatlar ve akademisyenler üreten yatılı okul görünümündeki o fabrikalar, bu kez verimli bir memur ürettiler bu toplum için.
2018.
Mezunlar günü varmış. Arkadaşlar buluşmak için okula çağırıyorlar beni. Artık 8 yaşında bir çocuk değil: 19 yıllık memur, yaşı kırkı geçmiş bir yetişkin olarak giriyorum kapıdan içeri. Şimdi: yatakhanelerimiz yok. Okullar yatılı olmaktan çıkarılmış, kaynaştırmaeğitime geçilmiş. Ranzamın olduğu yere masa ve sandalyeler dizilmiş. Dolabımın yerinde yeller esiyor. Bahçeye çıktığımda: bu bina ve bahçesi bana, hala gün batımı alıp başımı gidemeyecekmişim gibi bir korku veriyor. Duygular, liste okumaya çalışan adaylar gibi yığılıp kıpırdanıyorlar içimde. Arkadaşların birkaç saat sonra dağılmasına rağmen, ben gece yarısına kadar oturuyorum o bankın üzerinde. Nihayet yıldızlara bakarak elimi kolumu sallayarak çıkıyorum oradan. Bir külü çıplak elle karıştırıp, yanmanın acısını beklemediği bir şekilde hissetmiş biri olarak karışıyorum karanlık caddelere.
Mustafa DOĞAN
03.06.2019

Yeni yorum ekle