Buradasınız

SÜRPRİZ

Mustafa DOĞAN tarafından Sa, 23/10/2018 - 14:00 tarihinde gönderildi

Bütün dikkatim tıkırtıların geldiği yönde. Ya fare var, ya da hırsız girmiş olmalı. Yok yok; bu pek fare işi değil. Kalkıp kontrol etmem lazım. Bu ne karanlık böyle. Dikkatlice çıkıyorum yataktan. Tıkırtılar salondan geliyor, o tarafa temkinli adımlarla gidiyorum. Mutfağa uğrayıp ekmek bıçağını alıyorum. Sanki karşıma biri çıksa saplayabilecekmişim gibi. Duvara sırtımı verip salona ilerliyorum. Üç kişi salonun altını üstüğne getiriyorlar. Çok güzel, bire üç. Ne yapacağım şimdi? Adamlar çok rahat. Biri ıslığıyla bir türkü tutturuyor. Diğeri, “vay efendim kimler gelmiş” diye alay ediyor. Üçüncüsünün elinde bir silah var. Hepsi de iri yarı, hepsi de güçlü kuvetli görünüyor. Telefonuma davranıyorum. Adam da silahına davranıyor. Sonra bir patlama duyuluyor. Yatak odama kaçıyorum ama ayaklarım bağlı sanki. Silah peşpeşe patlamaya devam ediyor. Uzaklardan siren sesleri duyuluyor. Komşular polis çağırmış olabilir mi? Bu kadar çabuk mu? Telefonum hala elimde. Siren sesi benim telefondan geliyor. Birden ortalığın aydınlandığını görüyor ve yataktan hiç çıkmamış olduğumu fark ediyorum. Telefonun alarmı çok güzel bir yerde devreye girmiş. Allah’ım ne kabustu.
Bu kez gerçekten yataktan çıkıp işe gitmek üzere hazırlanıyorum. Ardarda anahtarlar dönüyor kilitlerde, kapılar açılıyor. Bir cezaevi koridoru sanki. Ben de herkez gibi kapıyı açıp odama giriyorum. Yaşar elinde bir torba simit ve börekle giriyor içeri. Otomatiğe bağlanmış gibi günaydınları alıp veriyoruz.
“Bu gün arazi görevim var” diyor Yaşar. Hemen poşete saldırıyor. Kullanılmış fotokopi kağıtlarından oluşan yalancı örtünün üzerine seriliyor kahvaltılıklarımız. Rüyamı anlatıyorum. “Silah patlamışsa haber gelecek demektir” diyor. “Bu gün seni de boş bırakmazlar. Başvuru alıyorlar, kapında kuyruk oluşabilir” diyerek çıkıyor odadan.
Gerçekten de dediği gibi oluyor. Kurumumuz kentin biraz dışında olunca, vatandaşa git fotokopi çektirip getir diyemiyoruz. Öğle vaktine kadar boğuşuyorum fotokopi makinesiyle. Öğleden sonra yaşarı kurumun arabasından inerken görüyorum. Saha görevinden dönmüş olmalı. İyi adamdır bizim Yaşar. Ben bu kuruma geleli daha on gün oldu ama kırk yıllık dost gibiyiz. Onunla tanıştırırken “ölüyü oynatır” demişlerdi. Gerçekten de en moralsiz anda ortaya çıkıp, en karmaşık arızayı gideren bir tamirci gibi neşeye boğmayı başarır insanı.
Elinde bir evrakla çıkageliyor. “Of yav; geberdim” diyerek giriyor kapıdan. “Mete” diyor “Şunun fotokopisini çeksene. Ne biçim yer lan burası? Çayın yok çorban yok.” Çay ocağını arayıp iki çay söylüyorum. Fotokopisi çekilecek evrak da fotokopi. “Aslı nerede?” diyorum. Yaşar kapıya bir işaret yapıyor. Koridora sesleniyor. “Aslı hanım; Mete bey sizi soruyor.” Şey onu demedim falan diye bir şeyler kekeleyecek oluyorum ama Aslı hanım çoktan kapıda beliriyor. Yaşar onu bir koltuğa davet ediyor. “Otursana” diyor. “Bak seni yeni arkadaşımızla tanıştırayım.” “Memnun oldum” diyor Aslı hanım. Ne yapıyor bu Yaşar böyle? Kadını tanışmak için ayağımıza çağırmış gibi olduk. Mahçup mahcup ben de memnun oldum diyorum. Yaşar patlatıyor kahkahayı. Aslı fotokopinin altında diyor. Baktığımda elimde birkaç nüsha evrak olduğunu ve asıl evrağın fotokopinin altında olduğunu fark ediyorum. Aslı hanım durumu anlamış olmalı ki oda gülmeye başlıyor. “Bu Yaşar hep böyledir” diyor. “Ama yine de tanıştığımıza memnun oldum.” Anlaşılmış olmak beni rahatlatıyor. Ben de gülümsüyorum. “İzin bitti demek” diyor Yaşar. Demek izinli olduğundan tanışamamışız Aslı hanımla. Kim bilir daha ne sürprizler bekliyordur beni burada.
Eve döndüğümde sabah gördüğüm kabusu hatırlıyorum. Kapıyı daha sıkı kilitleyip camları kontrol ediyorum. Televizyonu açıyorum. Gergedanları anlatan bir belgesel var. İzlemişim izlememişim fark etmiyor Hiç değilse evde bir ses olsun diyorum. Zor zanaat yalnızlık. Hele de yeni bir şehire gelinmiş, bir çevre oluşturulamamışsa. Yaşar’ın munzipliği, Aslı hanımın tavırları sık sık aklıma geliyor. İyi ama neden? Basit bir şakalaşmadan ibaret komik bir olay, neden bu kadar meşkul ediyor zihnimi?
Artık fotokopi çektirmeye Aslı hanım da geliyor. Sanki buranın benim odam değil de Aslı hanımı beklediğim bir durak olduğu hissine kapılınca, tehlike çanlarını duymaya başlıyorum. Kendine gel Mete diyorum. Kendine gel. Kadın evli mi? Bekar mı? Daha onu bile bilmiyorsun.
Bir gün üçü birden geliyor odama. Büşra hanım, Zeynep hanım, Aslı hanım. Zeynep hanımın elinde koca bir dosya var. Tamamı kopyalanacak. Fotokopileri çekerken bir tanesinin kopya olduğunu fark ediyorum. Oldukça da silik çıkmış. Evrağı kaldırıp, Aslı nerede diye soruyorum. “Ben buradayım” diyerek gülüyor Aslı hanım. Önünde saatlerdir üşüyerek beklediğim kapının açılması gibi bir hisse kapılıyorum. Benimle şakalaşıyor. Bir şekilde muhabbeti geliştirmem lazım. Kafamda bir ışık yanıyor. Herkeze yaptığımı ona da yaparım. Her fotokopi çektirmeye gelişinde çay içmeye davet ederim.
Taktik başarılı. İşlerinden zaman buldukça çay içmeye razı oluyor. Bir polisin masumiyetine aldırmaksızın emir ile bir zanlıyı kelepçelemesi gibi nasıl da düşünmeye bile fırsat bulamadan bağlandım böyle. Duygu yakaya yapıştımı, mantık tehlikeyi haber veren ama dokuz köyden kovulan bir doğrucu gibi nasılda uzaklaşıyor bağıra bağıra. Yaşar’dan Aslı’nın bekar olduğunu öğrenince mantığımın sesi iyice siliniyor derin dehrizlerde. “Hayırdır mete” diyor Yaşar imalı imalı. “Sultanlıktan sıkıldın mı?” Sanki kırk yıllık dostuz herifle. Bıraksam hemen başgöz edecek. Gerçi hiç de fena olmaz ya neyse. Yok ya diyorum. Arkadaşları tanımaya çalışıyorum işte. “Ulan bu ne biçim tanımak” diyor. “Neden Sevgi, Zeynep, Büşra, Yurdagül değil de Aslı?” Onları da soracaktım diyorum. Liste mi yapsaydım yani? “Tabi tabi” diyerek gülüyor. “Yakışır kardeşime” diyor. Nedendir bilinmez, bu aralar Aslı daha fazla geliyor odama. Üstelik fotokopi çektirmek gibi bir derdi olmadan, çay içmek, sohbet etmek için de geliyor. Çoktan senli benli olup uzun uzun dertleşmeye başladık bile. Dışarıda da görüşsek bir gün diyorum. “Tamam olur” diyor. Haftasonu buluşalım. Dünyalar benim oluyor. Akşam evde televizyonu açıyorum yine. Dolar yükselmiş, emflasyon fırlamış falan… Bana ne ya. On gün önce beni üzebilecek haberler şimdi müzik gibi geliyor. Meğer hayat ne kadar güzel, dünya ne kadar aydınlıkmış böyle. Beynim aşk dedikleri o imparator duygunun işkalinde artık. Ne iyi edip gelmişim buralara. Bütün planlarım onu evliliğe razı etmek üzerine kurulu. Peki ya o? Diyorum kendikendime peki ya o? Seviyor mudur acaba? Allah var kız umut verecek bir şey yapmadı. Odamda olup bitenler iki sıradan arkadaşın yaşayabileceği türden… Peki ya buluşmayı kabul etmesi? Şu otobüsler de sabah saatlerinde toplu mezar gibi… “Arkaya ilerleyelim” diye bağırıyor şoför. Leş gibi ter kokuyor beyaz gömlekli adam. Kadınların krem ve parfüm kokuları ortamın kokusunu bastırmaya bçalışıyor. Kornasını müzik aleti gibi kullanıyor arkada bir kamyonet. “Arkada yer kalmadı bagaja girelim mi?” diye bağırıyor arkadan bir genç. “Doldu doldu” diye bağırıyor bir kadın. “Durakta bekleyene de yazık” diyor bir genç kız. “Pardon” diyerek insan ırmağını yara yara ilerliyor bir adam. “Kaptanım kılimayı açıver” diye sesleniyor biri. Madalya misali elden ele dolaşıyor kartlar. Birinin telefonu çalıyor, daha o cevap veremeden aloooo diye böğürüyor biri. Kimi gazetesine gömülüyor, kimi telefonuna. Otobüsün de durumu bizimkinden farklı sayılmaz aslında. Cebi çikolata dolu yetişkinin etrafını saran çocuklar gibi sarmış etrafını taksiler, minibüsler. Bastonuyla yokuş çıkmaya çalışan ihtiyar edasıyla durakalka ilerlemeye çalışıyor kalabalık caddede. Otobüsten beş durak önce iniyorum bu sabah. Hem yürümek, hem bir sigara yakmak istiyor canım. Caddeden saparak kestirmeden gitmeyi planlıyorum. Ne iyi ettim şu otobüsten inerek. Daha bana bile yetişemedi garabim. Yan sokağa sapar sapmaz bir otomobilin çığlık çığlığa freniyle irkiliyorum. Fren susup yerini korna sesi ve Yaşar’ın kahkahası dolduruyor. “Gel lan gel hızlı aşık” diyor. Ne alakası var diyerek biniyorum arabaya. Alakası yok mu gerçekten? “Mete” diyor Yaşar bütün ciddiliğiyle. “Kendini kaptırma derim ben. Tamam Aslı iyi kızdır, hoştur falan ama bu cana yakın tutumunu yanlış anlarsan üzülürsün sonra.” Neden bimdim bu arabaya sanki? Adam da haklı diyor içimdeki ses. Şu an o bilirkişi, sen hiçbir fikri olmayan hakim. Hatta hakim bile değilsin. Tama diyorum Yaşar’a tamam bu konuyu müsait zamanda uzun uzun konuşalım. Bu konunun konuşulmayacağını Yaşar biliyor mu bilmem ama ben bal gibi biliyorum. Tamam Yaşar iyidir ama samimiyetimiz daha böyle konular konuşabilecek kadar ilerlemedi diyorum kendi kendime. İçimden bir ses yükseliyor. Peki diyor peki ya aslı’yla?Yaşar’dan on gün sonra tanıştığın Aslı’yla durumun nedir? Bu çelişkiler öldürecek beni.
Haftasonu buluşuyoruz Aslı’yla. Bu benim en güzel haftasonum. Hava egzoz ve lağım karışımı kokuyormuş kimin umurunda. Dünya her şeye rağmen güzel ve Aslı ne kadar güzel bakıyor dünyaya. Fikirleri, gülüşü, yürüyüşü, duruşu, oturuşu, istemediği bir şeye istemiyorum deyişi bile ne güzel. Beni güvenilir bulmuş olacak ki ailesinden geçmişinden hatasıyla sevabıyla ne var ne yok döküyor. Bir günlük defteri gibi hiç araya girmeden dinliyorum. Bu da onun hoşuna gidiyor. Anlattıkça açılıyor, açıldıkça anlatıyor. Kimse dinlememiş mi bu kızı? Kararımı veriyorum. Bir sonraki buluşmada evlenme teklif edeceğim. Kuyumcudan iki yüzük alıyorum. Zaman geçmek bilmiyor. Haftasonuna daha çok var. Perşembe günü neşe içinde odama bir güneş gibi doğuyor Aslı. Elini kaldırıp “çak” diyor. Elimle yavaşça eline vuruyorum. Onu mutlu eden neyse beni de mutlu edecektir. Otursana diyorum. Nedir seni böyle sevindiren? “Ne kadar mutluyum bilemezsin” diyor. Gözleri gülüyor. “Evlenme teklifi aldım. Uzun zamandır bekliyordum biliyor musun. Bir ara hiç etmeyecek sandım.” Cümleleri bir bomba gibi düşüyor odama. Her yer dönmeye başlıyor. Kendimi toparlayıp ö öyle mi? Te teb tebrik ederim diyorum. “Ne oluyorsun Allah aşkına mete?” Diyor. Bir anda boğazım kaşındı diyorum. Çantasından su çıkarıp uzatıyor. “Al” diyor. “Hiç içmedim bundan daha kullanılmadı yani.” Keşke içseydin diye geçiriyorum içimden. Sıranın bana geldiğini hissedip toparlanıyorum. Duyguların katran girip berrak bir pınar gibi çağladığı bir arıtıcıya dönüşerek sevincini paylaşma rolü yapıyorum. Elimi kaldırıp bu kez ben çak derken, ceketimin cebinden kutu yere düşüyor. Bir şey düşürdün diyerek yüzüklerin bulunduğu kutuyu uzatıyor. Arenada son darbesini yemiş, ölümü bekleyen boğalar gibi hareketsiz kalıyorum.
Mustafa DOĞAN

Yeni yorum ekle